Kürt Ulusal Potansiyeli ve Kazanımlar:
Ben Kürdistan'da ulusal devrimci potansiyelin, aynı anlama gelmek üzere bağımsızlıkçı bir potansiyelin, çok güçlü olduğunu düşünüyorum ve her zaman söylüyorum: Son 10 yılda; Kobani direnişinde, özellikle peşmergelerin Kobani'ye girişinde; 2017 bağımsızlık referandumunda ve bugün görüldüğü üzere; Kürdistan'ın dört parçasında, dünyanın dört bir yanındaki Kürtler, bir ulusal hedefe kilitlendiler. Bu, en büyük kazanımımızdır.
Birçok ulus teorisi var. İşte: toprak birliği, tarih birliği, şu birliği, bu birliği... Modernite döneminde; ulusu yeniden inşa etmekte, ulusal ruhsal şekillenme birliği çok önemlidir. Sözünü ettiğim bu her üç olayda da Kürdistan'da, Kürt milleti içinde çok ciddi bir ulusal ruhsal şekillenme birliği olduğunu gördük.
Son 15 günde bu ulusal ruhu canlandıran; başta Şeyh Maksut, Eşrefiye, Deyr Hafır ve Meskene'de, canları pahasına dik durmaya çalışanlar olmak üzere; Kürdistan'ın dört parçasında, dünyanın dört bir tarafında sokaklara akan bütün Kürdistanlılara minnet borcumuz vardır. Önce bunu belirteyim.
İkinci olarak, kişisel bir şey söyleyeyim: ”Şu anda sahada olmak gerekirken, sahada olup bitenleri yorumlamanın hüznüyle konuşuyorum bu akşam. Ve konuya gelirsek, bir kronolojik gelişime bakalım ve 9 Aralık 2024'ten başlayalım.”
9 Aralık 2024 Tablosu: Parçalı Suriye ve Çoklu Yönetimler, 9 Aralık 2024'te Suriye Devleti, parçalı bir yapıydı.
• Şam, Laskiye, Tertüs, Humus, Halep civarında; Rusya, İran ve Hizbullah destekli Şam Hükümeti, Esad Hükümeti var idi.
• Kuzeybatı Suriye'de, Türkiye Devleti'nin işgali altındaki yerlerde Müslüman Kardeşler Hükümeti var idi.
• İdlib'de, dünyanın doğusu batısıyla, Rusya'dan Amerika'ya, Türkiye'ye kadar herkesin terörist ilan ettiği HTŞ hükümeti var idi.
• Bir de Kuzey Doğu Suriye denilen, sınırları da kendisi de belirsiz bir teritoryada Suriye Demokratik Güçleri (SDG) bulunuyordu. Bunun da ayrı bir hükümet olduğunu kabul etmemiz lazım.
• Bunların yanında, yanlışlıkla Rojava denilen ”Küçük Güney”de, kantonlar seviyesinde de yerel hükümetler mevcuttu.
9 Aralık'ta tablo buydu. 1920'lerde tabloda olduğu gibi; Suriye kurulurkenki tabloya benzer bir tabloydu. O zaman da 5 ayrı devlet vardı: Şam Devleti, Halep Devleti, Nusayri Devleti, Dürzi Devleti ve Lübnan gibi yapılar mevcuttu.
Sonra bunlardan bir Suriye ve Lübnan devleti çıkarıldı.
10 Aralık Darbesi: HTŞ’nin Şam’ı Ele Geçirişi ve Yeni Saflaşma
10 Aralık'ta İdlib'deki hükümet, HTŞ hükümeti, bir hükümet darbesiyle Şam'ı ele geçirdi. Bu çok açık bir hükümet darbesidir. Bunun arkasındaki sebepleri tartışabiliriz: Amerika Rusya'yla mı anlaştı? İran mı bunları sattı?
Birçok şey söyleyebiliriz ama sonuçta İdlib'de sayıları 12-17 arasında değişen terörist çetelerden oluşan bu hükümet Şam'a gitti. Şam'a gidip Şam hükümeti oldu. Şimdi bu darbeye karşı, bu diğer hükümetlerin tavırlarına bakmamız lazım:
Arap Alevileri:
Nusayriler, Arap Nusayriler ya da Arap Aleviler çok ciddi bir darbe yediler. Büyük ölçüde bocaladılar. Sonra Mart'ta ciddi bir kitlesel kıyımla karşı karşıya geldiler. Ama toparlandılar; şimdi federasyon istiyorlar.
Sadece Arap Alevileri için değil; Kürtler için, Dürziler için de federasyon talebine sahipler. Türkiye'nin işgali altında ÖSO çeteleri kısa sürede HTŞ'ye entegre oldu. Onlar da açık bir tavır aldılar. Dediler ki: “Biz din kardeşiyiz, aynı inanca sahibiz.” HTŞ'ye katıldılar.
Dürziler:
Dürziler, tarihten gelen deneyleriyle oldukça kuşkulu baktılar, tedirgin oldular. HTŞ'nin Dürzü katliamından sonra da İsrail'in de desteğiyle şu anda federasyondan bağımsızlığa kadar birçok talebe sahipler. Yani bu her üç hükümet, HTŞ dışındaki her üç hükümet, açık net bir tavır aldılar.
Doğru bulursun, yanlış bulursun; başka bir şey. Açık net bir tavırları var.
Rojava’nın Belirsizliği: Teritorya Tanımı ve Stratejik Hatalar
Gelelim Kuzeydoğu Suriye'ye. Bunların silahlı gücü Suriye Demokratik Güçleri. Şimdi sen: “Ben Kuzeydoğu Suriye'yi temsil ediyorum” dediğin zaman, Suriye'nin bir bölgesini temsil ediyorsun. Ve ısrarla Suriye'nin idari-siyasi birliğini savunuyorsun. Bu durumda, eğer sen: ”Kuzeydoğu Suriye gücüysen, Şam'a yönelik anti-demokratik bir hükümet darbesi olursa, buna karşı çıkman lazım. Eğer sen: ”Bir Suriye gücüysen, bunu yapman lazım.”
Eğer sen: ”Küçük Güney-Rojava Kürdistanı'nın temsilcisiysen, Afrin'den Derika Hemko'ya kadar teritoryanı belirleyip bu teritorya üzerinden somut bir şey talep etmelisin.” Ben bağımsızlıkçıyım ama onlara bağımsızlık ilan edin demiyorum. Otonomi mi istersiniz, federasyon mu, konfederasyon mu? Her ne istiyorsanız bir şey istemeniz lazım.
Şimdi o dönemde PKK, Dem Parti; Bahçeli'nin çağrısı, Öcalan'ın biatiyle Türk-Kürt kardeşliğini tartışıyorlardı. Ve Öcalan: ”Kürdistan'ın üç parçasını, ileride belki dördüncü parçasını da Misak-ı Milli’ye bağlayacağım.” iddiasında bulunuyordu. Ayrıca bir şey daha söylüyordu: ”Esas düşman İsrail'dir; ben Türkiye ile birlikte çalışmayı tercih ettim.” diyordu. Şimdi bu karambol içinde Küçük Güney ya da Rojava'daki kardeşlerimiz, hiçbir siyasi tutum almadılar.
Halka, Kürdistan'ın dört parçasına, dünyadaki bütün Kürtlere net açık bir mesajları olmadı. Bu hükümet darbesinden sonra hedefimiz nedir? Ne yapacağız? Böyle bir tutumları olmadı. Ne Suriye Demokratik Güçleri olarak...
Oradaki Esad rejimi; Kürdistan'da jenosidal, etnik temizlikçi bir rejimin adıydı. Ama onları deviren, onlardan Kürdistan bakımından da insan hakları ve demokrasi bakımından da onlardan ileride değil geride bir hükümet darbesiydi bu. Ne onu yaptılar, ne bunu yaptılar. Hep bir bekleyiş modunda kaldılar.
10 Mart'ta sahilde Arap Alevileri kıyıma uğrarken Mazlum Abdi, Colani'yle bir protokol imzaladı. Bu bir anlaşma değil; bu bir protokol. Zaten içinde ne olduğu da herkesin bulunduğu yerden nasıl yorumladığına bağlı bir protokol.
Birincisi, bu yanlıştı. Çünkü Suriye'de Kürdistanlıların ittifak kurabileceği güçler; Dürziler, Ermeniler, Süryaniler ve Arap Alevileridir. Sünni-Arap coğrafyası ve bunların siyasal temsilcileri, Kürt ve Kürdistan düşmanıdır; bu biliniyor. Şimdi tam katliam gecesinde böyle bir protokol imzalamak doğru değildi.
Ama biz dedik ki: ABD'nin baskısı var, kendi başlarına karar alamıyorlar. Bunu geçiştirdik; bu yanlışı geçiştirdik.
Süveyda'da Dürzi katliamı olduğu zaman; Dürziler, Kürtlerden yardım istedi. Sembolik olarak bile 10 tane savaşçının Süveyda'ya gönderilmesi bugün çok daha anlamlı bir fonksiyonu olacaktı. O da olmadı.
1 Nisan'da Halep'ten ağır silahlarını ve esas kadrolarını çektiler. Sözüm ona arada arabulucular vardı. Halep'in iki mahallesi HTŞ'nin kuşatması altında kaldı. Şimdi normal bir siyasi akıl, bunların hiçbirinin olmaması gerektiğini söyler bize. Yani bunun için siyaset âlimi olmaya gerek yok.
Güç dengeleri değişiyor; senin bunu önceden görüp tedbir alman, halka, Kürdistan'ın dört parçasına bir çağrıda bulunman lazım.
O zaman da çıktığımızda dedik ki: ”Şam'da işi ağırdan alıyorlar. Bizim acele etmemiz lazım. Onların nefes almaya ihtiyaçları var; bizim nefesimiz yerinde.” Onların nefes almasına izin verdik.
Bir yıl sonra; HTŞ, gerçek yüzüyle Kürdistan'a saldırdı. Şimdi bu, HTŞ saldırısı mıdır? Değil. Bunu şuna benzetebiliriz, 2014-15'te Şengal'de ve Kobani'de IŞİD saldırısı ya da Daeş saldırısı vardı. O zaman biz dedik ki: ”Bu, Daeş suretinde, Türkiye Devleti'nin saldırısıdır.” Bugün de gördüğümüz: HTŞ suretinde Türkiye Devleti'nin bir saldırısı var. Şimdi bunu önceden görmek çok zor bir şey değildi.
Ancak Rojava'daki kardeşlerimiz; bir taraftan Öcalan'ın baskısı, bir taraftan Kandil'in baskısı, öbür taraftan ABD'nin baskısı içinde somut bir siyasal tavır alıp bir siyasal hedef belirleyemediler. Bir yılın sonunda gördüğümüz nedir? HTŞ, Trump üzerinden devletler arası bir meşruiyet kazandı.
Bu devletler arası meşruiyet de aslında boş bir söz. Yani şu anda mevcut dünya devletleri içinde, devletler arası hukuka göre meşru olan bir devlet var mı? Oldukça tartışmalıdır. Yani dünyaya yeni bir düzen dayatan Trump ekibi; devletler arası hukuk bir tarafa, kendi Amerikan hukukunu bile tanımıyor.
Ama Trump üzerinden Colani ve HTŞ'ye bir sözde meşruiyet kazandırdılar. Colani Birleşmiş Milletler'e gitti. Binlerce Kürdistanlı'nın ve Arap'ın, Ermeni'nin, Suriye'nin katlinden sorumlu olan Colani, Birleşmiş Milletler'de Suriye'nin meşru devlet başkanı olarak konuştu.
Aynı Colani Rusya'ya gitti, Amerika'ya gitti; Türkiye zaten onun komşu kapısı; Suudi'ye, Katar'a... Onlar böyle ilerlerken ve güçlerini biriktirirken biz beklemede kaldık. Ve ısrarla herkes 10 Mart muhtırasının uygulanması gerektiğini söylüyor. 10 Mart protokolü uygulanabilir bir şey değildir.
Sonuçta bir yıllık süre verilmiş, komisyonlar kurulacak, tartışılacak. Bu, HTŞ'ye ihtiyaç duyduğu zamanı kazandırmaktan başka hiçbir işe yaramadı.
Peki niye böyleyiz? Şimdi Kuzeydoğu Suriye bizim projemiz değildi; Kuzeydoğu Suriye ABD'nin projesiydi.
Aslında ondan önce DAEŞ'in de ABD projesi olduğunu ciddi olarak düşünüyorum. Yapmaya çalıştıkları; İran'a, Esad'a, Lübnan Hizbullahı'na karşı bir Sünni Arap koridoru oluşturmaktı. Amerika Birleşik Devletleri isteseydi Daaş Musul'a giremezdi.
Amerika Birleşik Devletleri engellemek isteseydi Daaş Şengal'a da giremezdi. Şengal üzerinden Güney Kürdistan'daki siyasi aktörleri terbiye etmek için Daeş'e yol verdiler. Fakat Daaş tipi örgütler, dünyadaki bütün istihbarat örgütleriyle çalışırlar ve ne zaman hangi devletin ajandasını gerçekleştireceklerini kimse bilemez.
Benim gördüğüm: ”Daaş, Kobani ve Şengal'de ABD'nin değil, Türkiye devletinin ajandasını gerçekleştirmeye çalıştı.” Bunun üzerine Daaş'a karşı bir devletler arası koalisyon kuruldu.
Bu ihtiyaçlardan kaynaklı olarak, Sünni-Arap aşiretleriyle, PYD-YPG-YPJ arasında bir ittifak oluşturdular. Buna dediler: ”Suriye Demokratik Güçleri” bölgeye de dediler ki: ”Kuzeydoğu Suriye.” Son on yılda Rojava Kürdistanı kavramı kullanılmaz hale geldi; var yok “Kuzeydoğu Suriye” kullanılmaya başlandı.
Şimdi real politiker değilim ama real politikten anlarım. Amerika Birleşik Devletleri ile bir askeri ittifak kurmuşsunuz. İşin ekonomik yanı da var; petrole de konulmuş. Rakka ve Deyrezor'a gidebilirsiniz. Ama giderken ABD'ye, siyasi hedeflerinizden de söz etmeniz lazım. Yani siz ne istiyorsunuz?
ABD Dışişleri Bakanlığı'nın bir katibi (bak, Dışişleri Bakanı falan demiyorum; Dışişleri Bakanlığı'nda çalışan bir katip) deseydi ki: “Rojava Kürdistan'ın hava sahası bizden sorulur.” Bu bize yeterdi. Çünkü son 20 yılın gösterdiği şu: Biz cephe savaşında, devlet silahlarına sahip olanlarla savaşamıyoruz. Bunu Afrin'le gördük. Bunu Kerkük'te gördük. Hava sahası önemli bizim için. Sadece böyle bir taleple bu ittifak kabul edilseydi anlamlı olabilirdi, olmadı.
İşin diğer yanı; PYD'li, YPG'li, YPJ'li, PKK'li oradaki kardeşlerimiz, bu konjonktürel ve taktik ilişkiyi, bir stratejik ilişki olarak algıladılar ya da bize böyle yansıttılar.
Oysa devletler arası koalisyonla YPG, YPJ arasında kurulan ittifak; konjonktürel, geçici, taktik bir ilişkiydi. Kardeşlerimiz bununla da kalmadı: Kuzeydoğu Suriye'de Orta Doğu'ya, dünyaya model olacak bir sistem inşa ettiklerini söylediler. Ve dünyanın bütün gericilerinin buraya saldırmasının nedeninin de bu komünal demokrasi, demokratik konfederalizm vesaire (her neyse) kurdukları bu rejim olduğunu söylediler.
Arap Aşiretleri ve Cinsiyet Eşitlikçi Paradigma
Şimdi burada akıl yok. Sizin ittifak kurduğunuz Arap aşiretleri 2016'ya kadar Rakka ve Deyrezor'da Daeş'in müttefikleriydiler. ABD bombardımana başladı, sonra maaşa bağladı; sizinle geçici bir ittifak kurdular. Yani şunu düşünebiliyor musunuz? Arap aşiretlerine, cinsiyet eşitlikçi paradigma dayatıyorlar ve bunun kabul gördüğünü yayıyorlar. “Biz dünyanın her tarafında örnek olacak bir model oluşturduk.” diyorlar.
Arap aşiretleri ve cinsiyet eşitlikçi paradigma... Arap aşiretleri ve ekolojik toplum... Arap aşiretleri ve demokratik toplum... Ya bizi kandırdılar ya kendilerini kandırdılar. Sonunda olan oldu.
Arap aşiretleri, Esad rejimini, bir Alevi rejimi olarak tanımlıyordu. Bu nedenle Esad rejimine karşı herkesle ittifak kurabilirlerdi; Kürtlerle de ittifak kurdular. Ama 10 Aralık'tan sonra Şam'a gidenler, Arap aşiretlerinin milli kardeşleri, dini kardeşleri ve düşünsel kardeşleridir.
10 Aralık'tan sonra senin, bu Arap aşiretlerinin artık seninle yola devam edemeyeceğini görmen lazım. Şam'da artık Alevi bir rejim yok; Sünni İslam dedikleri (İslam'la ilgisi olmayan) cihadist bir rejim var. Bunların kendi kardeşlerine karşı seninle birlikte savaştıracaklarını nasıl tahayyül edebiliyorsun? Mantığa, akla aykırı bir durumdu.
Önce Minbiç'te gözüktü. Hemen 10 Aralık'tan sonra Minbiç'teki Arap savaşçılar HTŞ saflarına katıldı; Minbiç elden çıktı. Sonra Eşrefiye'de, Şeyh Maksut'ta ve diğer bölgelerde aynı şey oldu.
Şimdi kaybettiğimiz bir şey henüz yok. Kendi sınırlarımızın dışında, yani Kürdistan teritoryasının dışında, ABD'nin isteğiyle Arap aşiretleriyle geçici bir ittifak kuruldu. Bu ittifak sona erdi. Savaşçılarımız, Rojava'daki kardeşlerimiz Kürdistan'a döndüler. Esas savaş bundan sonradır. Şimdi artık kendi toprağındasın.
O zaman; bari şimdi, Rojava Kürdistanı'nda olmanın gerektirdiği siyasal açılımlar yap. Bunlar nedir? En başta, madem Arap aşiretleriyle ittifakın sona erdi, düşmanlığa dönüştü; Rojava'daki Kürt kardeşlerinle yeni bir ittifak kur.
Herkese çağrı yapıldığı halde, Rojava'dan göç eden ve şu anda Güney Kürdistan'da, bir kısmı Kuzey Kürdistan'da olan 400 bine yakın Rojavalı insanlara bir çağrıları henüz yok. Herkese silahlı militan çağrısı var ama Roj Peşmergeleri'ne bir çağrıları yok.
Şimdi bunu da söyleyip bitireyim, sorularını bekleyeyim. Nisan'da sanıyorum, Nisan'daydı; Kürdi Kürdi bir konferans yapıldı. Ya Mart'ta ya Nisan'da. Sonra Kürdi Kürdi bir heyet kuruldu. Bir yıla yakın bir süredir bu heyet aktive edilmedi. Biz bu heyeti sahada görmedik.
Şimdi; bu heyetin kuruluşunda Başkan Mesut Barzani, birinci dereceden sorumludur. Konferansın gerçekleştirilmesi için herkes Mesut Barzani'ye teşekkür etti. Mazlum Abdi aynı şeyleri söyledi. Ee, peki siz bu heyeti niye aktive etmiyorsunuz? Niye hâlâ Suriye Demokratik Güçleri'nden söz ediyorsunuz?
Kuzey Doğu Suriye bitti. Suriye Demokratik Güçleri de bitti. Artık siz Rojava Kürdistanı'nın silahlı gücüsünüz. Kendi dışınızdaki Kürt siyasileriyle beraber, eğer kuracaksanız; Suriye Demokratik Güçleri’ni değil, Kürdistan Demokratik Güçleri'ni kurmanız lazım.
Hâlâ ısrarla “Suriye Demokratik Güçleri” demenin bir mantığı yok. Bu bitti. Suriye Demokratik Güçleri Kuzey Doğu Suriye içindi; Doğu Suriye gitti. Biz artık kendi vatanımızdayız.
O zaman bu heyet, niye aktive olmuyor? Halka, hepimize, anlayabileceğimiz açık-somut bir hedef gösterilmiyor.
Savaşta da Siyasette de Stratejik Hedef
Savaş, siyasetin zor araçlarıyla sürdürülmesidir. Ve savaşla siyaset mantıkları arasında çok ciddi paralellikler vardır. Savaşta da siyasette de stratejik hedefin, ona ulaşacağın yol ve yöntemler açık seçik olmalıdır. Gerisi; konjonktüre, güç dengelerine bağlı taktik dalgalanmalardır.
Burada herkes yanlış yapabilir. Ama eğer net, açık, stratejik bir hedefin varsa bu hataları telafi edersin. Ortada böyle bir netlik yok. Dolayısıyla bugün bize gerekli olan; son on beş günde çöken Öcalan'ın Kürt-Türk kardeşliği paradigmasıdır. Bahçeli-Öcalan süreci çökmüştür.
Hani “ölmüştür ama gömeni yok!” diye bir söz vardır. Bu süreç bitmiştir. Bir taraftan DEM milletvekilleri, Kandil'dekiler şunu söyleyecekler: “Bu saldırının altında Türk devleti var.” diyecekler. “Hakan Fidan, Suriye Dışişleri Bakanı gibi davranıyor” diyecekler. Öbür taraftan hâlâ barış kardeşlik hikâyelerini anlatamazsınız. Birinden biri: Ya bunun arkasında Türkiye yoktur (aslında Türkiye orada yatıştırıcı bir rol oynuyor; sizin süreciniz devam eder), ya da sizin ve bizim dediğimiz gibi bunun arkasında Türkiye Devleti vardır.
HTŞ suretinde bize saldıran Türkiye Devleti'dir. O zaman barış-kardeşlik yalanlarına bir son vermek lazım ki önümüzü açalım.
Şimdi herkesin sana da bana da yönelttikleri eleştiri şu: “Bu zor zamanda böyle sert eleştirilerde bulunmayın.” Duygusal olarak anlıyorum, hak veriyorum onlara. Ama siyaset bir duygu işi değil; ciddi bir iştir. Hele ki ayaklanmak, ciddi bir iştir. Sen bugüne kadar yaptığın hataların muhasebesini yapmazsan yarın da aynı şeyleri yapacaksın. (Bunların) Halka karşı bir özür borçları var.
Bunun sorumlusu Mehmet Ali Küçük'le Fuat Önen değil! Sizin gibi düşünmeyenlere söz hakkı da vermediniz. Her şeyi kabul ettik; dedik ki 13 bin Kürdistanlı gencin kanı pahasına Rojava Kürdistan'ın sınırları tarih sahnesine çıktı ve bunu destekledik. Ama şimdi bunun sorumluluğunu kime yükleyeceksiniz?
Bunun sorumlusu Öcalan da değil. Öcalan yakalandığı günden beri tuttuğu hattı zerre şaşırmamıştır. İmralı'da kim egemense, onun söylediklerini dile getirmiştir. Yani şunu da görmüyor mu bu arkadaşlar? Devlet Bahçeli gibi doğuştan Kürt, Kürdistan, demokrasi düşmanı biri “Hepiniz kurucu önderliğin arkasında saflaşacaksınız” diyor.
Şimdi Devlet Bahçeli bunu diyorsa siz daha neyi anlamanın peşindesiniz? Çok açık ki birlikte bu iş yürütülüyor. Dolayısıyla DEM'li kardeşlerimizin: “İşte bu olaylar, Türkiye'deki süreci baltalamak içindir.” analizi kökten yanlıştır. Tam tersine; Türkiye'deki Bahçeli-Öcalan sürecinin acil hedefi, Rojava'ydı ve bunu gerçekleştirdiler.
Bunu istersen burada bitireyim ya da Amerika niye kayıtsız kaldı, onu sonra konuşalım.
HDP, İmralı'da Hakan Fidan ve Öcalan tarafından oluşturulmuş bir proje partisidir.
Soruyu cevaplayayım; ikincisini sonra sor. Birincisi: Ben Dem Parti'ye ve PKK'ya olumlu bir anlam yüklemedim. Legal Kürt partilerinin tarihine baktığımız zaman; HADEP, ÖZDEP, DTP, DBP ve gelir HDP'ye ulaşır. HDP bunların devamı değildir.
HDP, İmralı'da Hakan Fidan ve Öcalan tarafından oluşturulmuş bir proje partisidir. Kürdistan karşıtıdır; Türkiyecidir. Gövdesi Kürt'tür; beyni, siyasal düşüncesi Türkiyecidir. Buna asla pozitif anlam yüklemem.
Ancak gerek bu partilerin kitleleri, gerek Rojava'da savaşan gençler bizim gençlerimiz, bizim kitlelerimizdir. Bizim hedef aldığımız; Kürdistanî gövdeye giydirilmiş bu Türk aklıdır. Biz bunu sorguluyoruz; bunu yargılıyoruz.
Şimdi insanlar iki şekilde mesaj verirler: Bir, söyleyerek; bir de susarak. Susmanın da bir anlamı vardır ve bunu anlarız. Mesela Öcalan sürecin başında “Tüm gruplar silah bırakmalıdır.” dedi. Devlet ajanı Sırrı Süreyya Önder'e ısrarla soruldu: “Evet, SDG de” dedi. Ondan sonra Bahçeli'nin tüm ısrarına rağmen bu konuda açık bir şey söylemedi. Niye söylemedi? Çünkü açığa düşeceğini gördü; sessiz kaldı. Biz o sessizliği de sorgularız.
Yani sen başlangıçta “Tüm gruplar silah bırakmalıdır.” dedin; şimdi niye bir şey söylemiyorsun? Onun adına sağda solda “Rojava kırmızı çizgimdir” şudur budur gibi rivayetler devreye sokuldu.
Şimdi bunun nedeni şu: Öcalan paradigması denilen, aslında hiçbir teorik temele dayanmayan; konjonktürden konjonktüre değişen; devletin ona söylet(t)iği siyasi tavrı teorik temellerle izah etmeye çalışan bir kişi var karşımızda. Savunulacak hiçbir yanı yok bunun.
Sahaya sürülenler; DEM'in tepesindekiler, birçok kitle örgütünün tepesine yerleştirilenler; bu açık düşmanlığı örtmek için çaba harcıyorlar. Çünkü bunu savunacak hiçbir argüman yoktur. Yani ben “Kürdistan'ı Misakı Milli içine katacağım” mı?
Biz yıllardır Misakı Milli'nin Kürdistan'ı bölen sınırlar olduğunu söylüyoruz. Şimdi bunu savunacak hiçbir teorisyen, aklı başında hiçbir insan yoktur. O zaman ne denecektir? Biz bilmiyoruz: “Önderlik bilir mutlaka.” Mustafa Karasu'nun dediği gibi: “Önderlik yanılmaz, yanıltmaz.”
Şimdi bin, iki bin tane salon toplantıları yaptılar bu süreci anlatmak için. Bu toplantılara katılanlarla da konuşuyoruz. Diyorlar ki: “Biz soruyoruz; tıkanıyorlar.” Sonunda diyorlar ki: ”Önderlik bilir; önderlik boşuna iş yapmaz.”
Dolayısıyla biz söylenenleri de söylenmeyenleri de sorgular, yargılar, taraf alırız; tavır alırız. Biz Kürdistan davasının neferleriyiz. Bizim için Kürdistan davasının üstünde; ne bir parti, ne bir önder, ne bir şef asla yoktur.
Kürdistan davasının yürümesi için örgütlenmemiz lazım. Bunu kabul ediyoruz. Bu örgütlerin yürütülebilmesi için bir yönetim kademesi lazım; onu da kabul ediyoruz. Bunlar için de birinin önde gözükmesi lazım; o da tamam. Ama bunların hepsi Kürdistan davasının altındadırlar.
Kendisini Kürdistan davasının üstüne çıkaran her kimse Kürdistan davasını bilerek ya da bilmeyerek satmıştır. Hepimiz bu dava için varız. Yüz elli yıldır sürdürdüğümüz bir ulusal kurtuluş mücadelesi var. Bu mücadelenin üstünde ne bir parti ne bir şef tanımıyoruz.
Klasik devrimci anlayış da budur: Önce dava, sonra örgüt, sonra yöneticiler; onlardan biri “önder” dediğimiz dördüncü sıradadır. Birinci sırada değil; dördüncü sıradadır.
Bu bir. İkincisi: Artık kollektif yönetmeyi öğrenmemiz lazım. Yani kişisel liderlik dönemi bitmiştir. Devletli olanlar (yani Trump) kişisel liderlik yapabilir; çünkü Trump'ın elinin altında CIA var, FBI var, Pentagon var, Centcom var, binlerce danışman var; yapabilir.
Örgüt, Kolektif Akıl ve Kolektif Yönetim
Biz kollektif aklı öne çıkarmalıyız. Örgütlerde kollektif yönetimi savunmalıyız.
Kollektif yönetim hem bizi hatalardan korur... Yani şimdi senin bilip benim bilmediğim birçok şey var. Şimdi seninle ben beraber çalışacaksam senden öğrenmeyi de bilmeliyim. Ben senden öğrenemiyorsam kimseye bir şey öğretemem.
Benim 20-30 yıl önce vefat eden matematik mühendisi bir yoldaşım vardı. Daha bundan 45 yıl önce diyordu ki: “Dünyada matematikteki son buluşları takip edecek bir tane matematik profesörü yoktur; yetişemez. O kadar hızlı gelişiyor.” 40 yıl önce söylüyordu bunu.
Bugün artık internet, yapay zekâ çağındayız. Sonra bir Üçüncü Dünya Savaşı yaşıyoruz; dünyanın her tarafında bir savaş var. Kürdistan dört parçasıyla bu savaşın cephe ülkesidir.
Hiçbirimiz artık dünyadaki bütün gelişmeleri kendi başımıza takip edemeyiz; bunu kabul etmek lazım. Kaldı ki Kuzey Kürdistan'daki siyaset sınıfı oldukça yaşlı bir sınıftır; yaş bandı 65-80'dir. Bu fiziken de mümkün değildir. Genç olsanız da mümkün değildir.
Birbirinden öğrenip, birlikte karar verip, birlikte uygulama metodunu, ahlakını edinmemiz lazım. Şimdi PKK'nin Öcalan üzerinden dayattığı bu model, bütün devrimci değerleri alt üst eden bir modeldir.
Yani şunu düşünebilir misin? İşte Kuzeybatı Kürdistan'da ve Türkiye'deki Kürtler arasından 5 milyona yakın oy alan bir parti “İradem İmralı'dadır” diyor. Kandil'de binlerce savaşçının arasında oturan merkez komitesi “İradem İmralı'dır” diyor. Ya İmralı'da hadi diyelim ki bir esir var; siz niye iradesizsiniz? Sizin niye iradeniz yok?
Dolayısıyla bu modelleri sert şekilde eleştirmemiz, yeni örgüt modelleri, yeni mücadele tarzları üzerinde kafa yormamız gerektiğini düşünüyorum. Sözü sana bıraktım.
Devrimci eylem, sürekli silah sıkmak değildir.
Söyleyeceğim şu: Bazen doğruları söylemek en devrimci eylemdir. Yani en devrimci eylem sürekli silah sıkmak değildir. Kürdistan'ın şu an içinde, özellikle Kuzeybatı Kürdistan'ın bulunduğu şartlarda, en devrimci eylem kendi doğrularını söylemektir. Bizim doğrularımız elbette ki tartışılır.
Şu ana kadar söylediğim içinde birçok yanlışlar bulabilirsiniz. Ama ben bunların doğru olduğunu düşünüp bunları söylüyorum. Gerek PKK içinde, gerek DEM içindeki Kürdistanlı arkadaşlarımız artık hakikati haykırmak zorundadırlar. Bunun sonu çok daha fena olacaktır.
Bana kalırsa Kürdistan'ın önü açıktır. Kürt milleti modernite dönemindeki yeniden inşasını mutlaka gerçekleştirecektir. Bunu modern bir akılla gerçekleştirecektir. Ve bana kalırsa Kürdistan milleti arasında bir birlik sorunu yoktur. Yani bugün görüyoruz: Parti Demokrat Kürdistan, Yekitî Niştiman Kürdistan, Kuzeybatı Kürdistan'daki çiftçinin hepsi, partilerinden bağımsız olarak sokaklara yöneliyorlar.
Biz bunu Kürdistan peşmergelerinin Kobani'ye gidişinde gördük. Ben o zaman da buradaydım. Hiçbir parti örgütlemediği halde Silopi'den Pirsus'a kadar on binlerce, belki yüz binlerce insan kendiliğinden aktılar. Bu bir ulusal birliktir; ulusal birlik budur. Sorunumuz, siyaset sınıfımızın bu fedakâr kahraman millete ve gençlerine layık olmamasıdır.
Şimdi bu liyakat nasıl sağlanacaktır? Önce hakikatleri haykırarak sağlayabiliriz. Hakikatleri hasır altı ederek bu denklemden çıkmamız mümkün değildir. Kürdistan'ın önü açıktır; ısrarla söylüyorum bunu.
Savunma Psikolojisinden Kurtulmak
Yani son on beş yılda, örneğin 2014'te; eğer PKK'nın parti iktidarı saplantısı olmayıp Güney Kürdistan peşmergelerini karadan Kobani'ye gönderseydi, henüz Akdeniz'e açılma yolu kapanmamıştı. Afrin'in batısıyla İskenderun arasındaki mesafe ya 29 ya 39 kilometredir. Ve burada Nusayri Araplar var çoğunlukla. Bunu engellediler.
2017 referandumu da böyle bir kalkışmaydı. Ama referandumu yapanlar bunun gereklerini yerine getirmediler. Yani sen bir ölçüde dünyaya meydan okuyup referandum yapıyorsun. ABD'si, Fransa'sı, Birleşmiş Milletler'i diyor ki: “Ya bunu ertele, ya tartışmalı bölgelerde yapma, ya da Irak sana saldırırsa ben karışmam.” Sen yapıyorsun. Buraya kadar hiçbir sıkıntı yok. Canla başla destekledik. Doğruluğu-yanlışlığı bizim karar vereceğimiz bir konu değil.
Güney Kürdistan'daki bütün partiler dediler ki: “Biz referandum yapacağız.” Bize düşen bunu desteklemek. Ama yani referandumdan sonra sen Irak Devleti'nin geleceğini görüyorsan, buna da bir hazırlık yap. Senin elinde devlet silahları yok; Bağdat'ın elinde devlet silahları var. Sen cephe savaşı veremezsin.
Ya savaşmayacaksın, ayaklanma ile oynamayacaksın; ya eğer ayaklanmaya başladıysan o zaman Kerkük'e elli bin peşmerge yığarsın, her evi bir mevziye dönüştürürsün. Bunu yapmayacaksan ötekini de yapma.
Yani ayaklanma konusunda iki şey söyleyeyim: Bir, ayaklanma ile oynamamak lazım. İki, ayaklanma başladıktan sonra her saat, her dakika ileri atılmak lazım; mevzi kazanmak lazım. Kürdistan siyaseti bu savunma psikolojisinden çıkmalıdır. Biz neyi savunuyoruz?
Bizim haklarımıza ulaşmamız için, devletleşmek için, saldırmaya ihtiyacımız var. Dünyanın hiçbir yerinde gerilla hareketi savunma gücü olarak tasarlanmamıştır. Dünyanın her tarafındaki gerilla mücadelesine bak: Gerilla; saldırgandır, gizlenir, atak yapar, geri çekilir; sürekli ataktadır.
Son 30 yılda, PKK savaşçıları savunma pozisyonundadırlar. Hem de artık kendi coğrafyalarında değil; kuzey-güney sınır kuşağında savunma pozisyonundadırlar. Bunu şu an Rojava Kürdistanı için de söylüyorum. Yani Mazlum Abdi, İlham Ahmet; bunlar için de söylüyorum. Ayaklanmayla oynamayın. Ayaklanacaksanız da ayaklandığınız andan itibaren her saat, her dakika bir mevzi kazanmanız lazım. Yoksa çökertilirsiniz. Görüldü sonuçları. Yani Afrin'de görüldü. Şeyh Maksut’ta, Eşrefiye'de görüldü. Kerkük'te görüldü. Serekaniye'de görüldü. Her yerde gördük bunu.
Ayaklanma ciddi bir iştir. Ve bunun kuralları vardır. Buna uymak zorundayız. Buna uymadığımız müddetçe yenilgi kaderimiz olur.
Bu 21. yüzyılda, 3. Dünya Savaşı'nda Kürdistan Milleti devletleşerek tarih sahnesine çıkacaktır. Kürdistan'da ulusal devrimci dinamikler aktiftir. Bunları yönetemiyor olmak bizim kusurumuzdur.
Yani ben siyasetçiyim diyen; Kürdistan'da siyasal mücadelede yer alan başta ben, herkes için söylüyorum: ”Eğer biz bunları örgütleyemiyor, harekete geçiremiyorsak bundan biz sorumluyuz, biz kusurluyuz.”
Bu nedenle de sürekli genç kadınlara, genç erkeklere çağrıda bulunuyorum: ”Gelin, bu yaşlı siyaset sınıfını artık tasfiye edin. Arada hâlâ ruhunu korumuş olanlar varsa size destek olurlar.”
Ama devasa bir devrimdir, Kürdistan devrimi, müthiş bir devrimdir. Yani Yakın Doğu ve Orta Doğu'nun bütün düzenini alt üst edecek; dünya dengelerini etkileyecek olan bir devrimdir. Bunun gerektirdiği ciddiyette kadrolar, örgütler ve eylem anlayışları gereklidir.
2015-2016'daki şehir savaşlarından sonra; insanlar, niçin öldürüldüklerini anlamadılar.
PKK’ye katılım 97'de daralmadı. Şunu da söylemek lazım; Legal partilerin belki öncü kadrolarının büyük çoğunluğu, PKK dışı kadrolar idi. Yani HDP yöneticileri, HDP dönemine kadar böyle sürdü. 2012-15 döneminde binlerce yeni katılım sağlandı PKK'ye.
Ancak 2015-2016'daki şehir savaşlarından sonra, insanlar niçin öldürüldüklerini anlamadılar. O zamana kadar, yani HDP dönemine kadar insanlar, PKK saflarında ölürken hem kendileri hem yakınları niçin öldükleri hakkında bir hikâyeye sahip idi. Ve bu esas itibariyle Bağımsız Kürdistan hikâyesiydi.
2015'te; yani kimine göre 10 bin, benim kişisel gözlemim 3 bin civarında belki daha fazla genç, şehir savaşlarında kaybedildi. Ve millet birden “Biz niçin ölüyoruz?” dediler. Yani siz bir taraftan “Silahlı mücadele dönemi bitmiştir.” diyorsunuz; ”Türk-Kürt kardeşliği, barıştan söz ediyorsunuz.” Sonra birdenbire binlerce genci ateş sahasına sürüyorsunuz.
Öyle tuhaf bir ateşe sürmeydi ki: Şehir savaşları başladığında HPG ateşkes ilan etti. Ve gerekçesi de seçimlerin sağlıklı yürümesiydi (2015 Kasım seçimleri sanıyorum). Yani sen gençleri sürüyorsun; esas orduna da ateşkes pozisyonunu alıyorsun.
Bu ciddi bir kırılmaya yol açtı. Oradan bu yana katılımın çok daha az olduğunu gözlemliyoruz. Ancak şu anda da PKK saflarında da DEM saflarında da yiğit Kürdistanlı gençler vardır. Ve bunlar gerektiğinde kahramanlık destanları yazabiliyorlar. Yani bunu yadsımamak lazım.
2015'ten bu yana Kürdistan gençliğinde ulusal devrimci bir yönelim başladı. Daha önce de vardı ama 2015'ten sonra bunun daha güçlendiğini görüyoruz.
Özellikle üniversite gençleri arasında ama çalışan gençler arasında da ulusal devrimci bir bilinç; “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?” soruları daha sık sorulmaya başlandı. Şu anda da PKK dışı gençlik sahasında, bu kahramanlıklara aday sayısız genç arkadaş vardır.
Sorunumuz; Kuzeybatı Kürdistan'da, DEM dışı legal partilerin devrimci bir vizyondan yoksun olmaları. Ne kadro eğitimi... Yani HDP'nin bir tık ilerisinde bir retorik oluşturuyorlar. Bu da bu gençleri bizim örgütlememizin önünde ciddi bir engel.
İşin bir diğer yanı: Şu anda Kuzeybatı Kürdistan'da sanıyorum on bir, on iki tane “Kürt Partisi”, “Kürdistan Partisi” denilen parti var. Bunlar çok kötü bir miras bıraktılar. Sabah akşam PKK'ye, Öcalan'a küfredip seçim zamanı bir milletvekilliği için bütün söylediklerini geri alıp ilhak ettiler. Kimisi bir belediye başkanlığı için, kimisi bir parlamenterlik için, kimisi bazı belediye kurumlarında genel müdürlük için falan yaptılar bunu.
Bu, Kuzeybatı Kürdistan'da, Kürdistani siyasetin itibarını zedeledi. Yani şu an toplantılar yaptığımız zaman, kitleyle temas ettiğimiz zaman, en çok bize söylenen şu: “Yarın size de bir parlamenterlik, belediye başkanlığı verseler siz de gidersiniz.” Haksız değiller.
Yani adı Kürdistanî, kendisi Kürdistanî olmayan...
Ama 1965-1980 arası oluşan ulusal devrimci potansiyel, o dönem bizlerin bu potansiyeli harekete geçirememesinden dolayı PKK'ya kanalize oldu. Bundan biz sorumluyuz; başka hiç kimse değil. Yani PKK silaha sarıldı, tehdit etti, adam öldürdü… vb argümanlara sığınılmamalı.
Yani sen devrimci ulusal mücadele yürüteceksen, bütün şartlarda yürüteceksin. 2000'li yılların sonunda da bu sefer legalist, konformist bir siyaset tarzı egemen oldu (Kuzeybatı Kürdistan'daki siyasi partileri için söylüyorum).
Bu da oluşan tepkinin yeni bir siyaset tarzına, yeni bir örgüt anlayışına kanalize olmasını engelleyen bir faktördü. Ama ben Kuzeybatı Kürdistan'daki gençlerden umutluyum. Yani birçok yerde, üniversitelerde de birçok zaman konferanslar verdim; sürekli iletişim halindeyiz gençlerle.
Bir sıkıntı şu: Şimdiki gençler bizim gençliğimizden çok farklı. Yani biz şu anda işte Kürdistan'da, Kuzeybatı Kürdistan'daki siyasi örgüt yöneticilerinin hepsi siyasete başladıkları zaman 18-25 yaş grubundaydılar ve biz, bizden önceki siyaset sınıfını tasfiye ederek ilerledik.
Biz o zaman “Biz yapabiliriz” diyorduk. Şimdi gençlerin yavaş yavaş bu çizgiye gelmeleri lazım: “Biz yapabiliriz.” Yani ülkemiz işgal altında; işte ırzımız, namusumuz talan ediliyor. Biz buna karşı bir alternatif geliştirebiliriz. Bu noktaya gelmeleri çok uzun sürmez.
Son bu 15 gündeki devrimci kabarış diyeyim, ulusal devrimci kabarış diyeyim; bunu tetikleyecektir. Yani Kürdistan Milleti, bu kadar kahraman gençlere sahip olduğu için övülmelidir ve umutsuzluğa asla kapılmamalıdır.
Ama Kürdistan Milleti, bu siyaset sınıfında artık defterini dürmelidir; hesabını görmelidir. Yani bugün ulusal bağımsızlık mücadelesinin önünde engel olmuş sayısız örgütlenmeler var. Sadece Rojava için söylüyorum: Yanılmıyorsam kırk beşe yakın siyasi parti var. Küçük Güney'in mevcut Kürt nüfusunu da tam olarak bilmiyoruz. Ama yani iki milyon, iki buçuk milyon civarında olduğu söyleniyor. Bu hesaba göre her kırk bin Kürd'e bir tane parti var. Şimdi bu olmaz. Yani bunlar parti değil.
Yani Kürt milletinin, Kürdistan halkının artık bu siyaset tarzının defterini dürmesi, hesabını kesmesi gerektiğini düşünüyorum. Buna öncülük edecek olan da Kürdistanlı devrimci gençlerdir.
Asla umutsuz değilim. Yani DEM'e, PKK'ya ne düşünüyorsak onları söylüyoruz, sansürsüz. Ama bunların kitleleri bizim kardeşlerimizdir. Son yıllarda büyük bedeller ödemiş kendi kitlemizdir. Yani bunlar Öcalan'ın sermayesi değildir. Bunlara dönük asla düşmanca bir dil kullanmamak lazım. Yani biz analiz yapıyoruz; siyasal tespitlerde bulunuyoruz. Amacımız kimseyi aşağılamak ya da düşmanlaştırmak değildir.
Öcalan’a yönelik: “Ne yanılır, ne yanıltır.” sözü
İnanan insanların Allah için söylediği bir sözdür: “Ne yanılır, ne yanıltır.” Buna elleri mahkûm. Çünkü olmayacak bir şeyi savunmaya çalışıyorlar: “Oluru yok bunun.” Yani Bahçeli'den Kürt-Türk kardeşliği çıkmaz; demokrasi asla çıkmaz. HTŞ ve Colani'den ne demokrasi ne Arap-Kürt kardeşliği çıkmaz.
Bunu, yani Kürdistan'da yaşayan insanların %90'ı bilir. Şimdi buna rağmen sen “çıkar” diyorsan; mit oluşturman, hikâyeler üretmen, saçmalaman lazım. Saçmalamadan bu siyasi pozisyonu savunmak mümkün değildir. Onun için saçmalıyorlar. Bir kesimi bilinçlidir, görevlidir; bunları biliyoruz.
Ama bir kesim de kendi hakikatine yabancılaşmak pahasına “Belki de bir şey vardır.” diye düşündükleri için... Bu savunulacak bir şey değil. Yani sen dünyadaki, ne bileyim, en büyük siyaset bilimi hocalarını getir; onlara milyar dolarlar ver; savunulamaz.
Yani Bahçeli ve Erdoğan'dan Kürt kardeşliği ve demokrasi çıkmaz. HTŞ'nin elinde binlerce Kürt gencinin kanı olan bu katillerden Arap-Kürt kardeşliği de çıkmaz; demokrasi de çıkmaz. Şimdi gelip durulan yer aslında bir de Amerika Birleşik Devletleri'nin tavrıdır. O konuyu da tartışmamız lazım.
Amerika Birleşik Devletleri'nin tavrı
Yani en çok, en son Amerika Birleşik Devletleri derken daha çok Trump-Tom Barrack Amerika'sını kastediyorum. Ben Amerika Devleti'nin içinde ciddi bir çekişme, çatışma olduğunu düşünüyorum. Bu Tom Barrack'ın açıklaması şu: “Biz onlara hiçbir şey vaat etmedik. SDG bitti. Kuzeydoğu Suriye bitti. Şam'da bir devlet var. O zaman Şam'da terörizmle savaşacak bir devlet yoktu; biz bunlarla çalıştık.”
Şimdi kesin bir kanaat olarak söylemiyorum. Ama ciddi bir ihtimal olarak söylemeye çalışayım: ”Ola ki Trump, Doğu'da İran'a karşı; Irak'ta Haşd-i Şabi'ye karşı; Lübnan'da hâlâ kalan Hizbullah'a karşı yeni bir DAEŞ ekseni oluşturmaya çalışıyorlar. Bunu ileride göreceğiz. Dolaşıma sokulan bazı rivayetler var.
Yani işte yok; Tom Barrack Mesut Barzani ile Mazlum Abdi'ye demiş: “Gel, Haşid-i Şabi ile savaş.” Onlar “yok” demişler... Çok inandırıcı gelmedi bana. Ama böyle bir projenin varlığı ihtimal dâhilindedir. Bu gerçekleşir mi, gerçekleşmez mi? Büyük ölçüde Kürdistanlıların göstereceği dirence bağlıdır.
Son dönemde önce Sipan Hamo, sonra da İlham Ahmed'in “İsrail'den bir destek gelirse, biz bunu isteriz.” demelerini önemli buluyorum. Tek başına bu sözler, Bahçeli-Öcalan sürecinin bittiği anlamına gelir. Çünkü Bahçeli, Öcalan ve Erdoğan Kürtlere İsrail'i düşman olarak gösterdiler. “Gelin biz sizi koruyacağız” dediler; Misak-ı Milli’ye davet ettiler.
Bunu ilk defa mı yaptılar? Hayır; 1920'lerde de yaptılar. Buna karşı bu tür açıklamaların olması, bence önemlidir. İsrail, Türkiye, İran gibi bölgenin alt emperyal güçlerinden biridir. Fakat İsrail bizim emperyalistimiz değildir.
Bizim emperyalistlerimiz Türkiye ve İran'dır. Şimdi bizi anti-emperyalizme davet ediyorlar. Biz zaten anti-emperyalistiz.
Yani Türkiye'nin solcularına söyleyeyim: ”Şu sizin devletiniz zaten emperyalist bir devlet. 100 yıldır Kürtlerin ülke hakikatini ortadan kaldırmaya çalışan bir emperyalist devlettir.” Son 10 yılda Türkiye devleti, kendi sınırlarının dışında, 5-6 devlette askeri güç bulunduruyor. Bu emperyalizm değil de nedir? Libya'da Türk Devleti'nin ne işi var? Kıbrıs'ın işgalinde ne işi var? Bosna Hersek'te ne işi var? Sudan'da bilmem ne işi var, İmarat'ta ne işi var? Bizim emperyalistlerimiz bunlar.
İran da altı devlet üzerinden savaş sürdürüyordu: İran, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Yemen. Bu emperyalist değil de nedir yani?
Yani devrimci olmak, enternasyonalist olmak; kendi ülkesinde devrim yapmaktır. Senin ülkenin emperyalistleri bunlarsa; sen bunlara karşı, devrim yapacaksın. Öbür dünyadaki emperyalistlerle ilişki meselesi, real politik bir meseledir.
Ama sen: “Devrimciyim, enternasyonalistim.” diyorsan; enternasyonalist olmanın ilk görevi, kendi ülkesinde devrim yapmaktır. Kürdistan'da bizi bekleyen devrim, sosyalist-komünist bir devrim değildir; ulusal demokratik bir devrimdir.
Bu ulusal demokratik devrimin savaşacağı güçler, ilk elde 4 tane işgalci devlettir. Bu mücadele güneyde de sürüyor; Küçük Güney'de de sürüyor. Rojhelat çok önemlidir. Onun da denklemde daha görünür hale gelmesi bize ve Kuzeybatı Kürdistan'a yeni bir ivme kazandıracaktır. Bizim bunlarla uğraşmamız lazım; bunları görmemiz lazım.
Demografya, Teritorya ya da Coğrafya
Şimdi birincisi: Biz de özgürlükçüyüz. Liberallerden farklı olarak biz özgürlükçülüğün önünde eşitlikçiyiz. Yani bizler daha çok eşitliğe vurgu yaparız ama özgürlükçüyüz.
Kürdistan'da zaten ulusal demokratik devrim; bu ulusun bütün bileşenlerini kapsayan ve onları demokratik bir birlikte yaşama hukukuyla yönetmek çabasıdır. Birlikte yaşama hukukunun üst formu devlettir. Bu devlet, kurucu iradeye göre demokratik olur, anti-demokratik olur; o kurucu iradeye bağlıdır.
Kurucu irade olursak hiç kuşkumuz yok; demokratik birlikte yaşama hukukunu devletleştiririz. Bizim sıkıntımız şu: ”Bizim devletimiz yok. Güneyde bir yarı devletimiz var; orada da devlet aklı yok. Küçük Güney'de işte kantonlar, özerk bölgeler vardı; orada da devlet aklı yok.”
Şimdi devlet aklında çok önemli iki şey var: ”Biri demografya, öbürü teritorya ya da coğrafya.” Bakın, hem Güney Kürdistan'da hem Küçük Güney'de (özellikle Küçük Güney'de) müthiş bir demografik dönüşüm yaşadık. Bunun nedeni tamam: IŞİD saldırısı, Esad saldırısı, Türkiye'nin saldırısı... Tamam, bunlar kabul. Ama devlet aklına sahipsen demografyayı önemsersin. Yani IŞİD saldırılarından kaçan bütün Arapları Kamışlı'ya tıkmazsın.
Şu anda Rojava denilen Küçük Güney’de Kürtlerin çoğunluk oluşturduğu alanlar; Kobani, Derbesiye, Amud, Derik'tir. Afrin %98'i Kürttü. Şu anda %25-30 civarında. Serekaniye'de söylenenler doğruysa Kürtlerin nüfusu %1'e düşmüş. Kamışlı'da Kürt olmayanların sayısı Kürt olanların sayısından daha fazladır: 45-55 ya da hadi diyelim ki 50-50'dir. Güney Kürdistan'da da aynı şey oldu. Kaçanları getirip Hewlêr'e, Duhok'a, şuraya buraya yerleştirdiler.
Devlet aklıyla davranırsan; onları, şehir dışında kamplarda tutarsın. Ve onların giderlerini de devletler arası koalisyona havale edersin.
Güney Kürdistan'da çok şirin bir ilçe var; böyle içeri girinceye kadar görmüyorsun. Adı gelmedi aklıma. Orada Araplar yerleşti. Binalar aldılar; yerleştiler oraya. Ve şey diyorlarmış: “Burası çok güzel bir ilçe. Keşke Kürtler olmasaydı.” Demografi önemli.
Şimdi senin devletin yoksa, siyasi partilerin devlet gibi düşünmek zorundadır; yoksa sen devletlerle nasıl mücadele edeceksin? Siyaset dediğimiz esas itibariyle devlet işidir.
Eğer devletin varsa bu devleti yönetmek için bir siyasal mücadele verirsin ya da bu devleti ortadan kaldırmak için mücadele edersin. Devletin yoksa siyasal mücadelenin temel amacı devletleşmektir. Bu, böyle çok derin bir ilim gerektirmeyen bir şeydir.
Yani biz böyle devlet aşığı, devlet hayranı değiliz. Ama modernite döneminde ulusun kendini korumasının yegâne yolu devletleşmektir. Sadece ulus inşasını gerçekleştirmek için söylemiyorum: Dilini de devletleşmeden koruyamıyorsun, mezarlıklarını devletleşmeden koruyamıyorsun, ormanlarını devletleşmeden koruyamıyorsun.
Eğer sen Kürdistan'da siyaset yapıyorsan, yapman gereken tek bir şey var: Devletleşmeye çalışmaktır. Ve bunun yanında teritorya çok önemlidir. Şu anda Kürdistan'ın üç parçasında, az çok Kürdistan teritoryasının sınırları bellidir.
Yani Küçük Güney ve Güney'i esas alırsak sınırımız Kürt Dağı'ndan başlar, Hemrin Dağı'na kadar gider. Bu sınır bellidir; tarihi bir sınırdır ve siyaset sınıfımız da bunun bilincindedir.
Doğu Kürdistan'da... Yani ona belki ayrı bir parantez açmak lazım: Orada da ciddi tehlikeler var. Doğu Kürdistan'da 1946 Kürdistan Cumhuriyeti kurulduğunda, biz sadece Acemlerle toprak savaşı vermedik; aynı zamanda Azerilerle de verdik. Bizim Doğu Kürdistan dediğimiz yer, onlara göre işte “Güneybatı Azerbaycan”dır. Şimdi bunu önemsemek lazım.
Bir yıldan fazladır ısrarla diyoruz ki: Türkiye devleti ve Azerbaycan devleti, İran'da olası bir destabilizasyon durumunda Azeri kartını hazırlıyorlar. Doğu Kürdistan'da, İran coğrafyasında Kürtlerin ittifak kurabileceği yegâne halk Beluçiler'dir. Ona şimdiden... Yani devlet aklı uzun erimli düşündürtür seni.
Strateji, Taktik
Günlük siyaset... Ya günlük siyaseti herkes yapar. Yani demin strateji-taktik konusunda söyleyecektim; eksik bıraktım. Kürt siyaseti tuhaf bir durumda: ”Herkes taktik yapıyor, ortada bir strateji yok.” Şimdi taktiği anlamlı kılan stratejidir. Strateji temel hedeflerini belirler; bu temel hedefe ulaşacak yol ve yöntemleri belirler. Gerisi, konjonktüre ve güç dengelerine göre değişen taktiktlerdir.
Şimdi bizde strateji kalmadı. Yani işte Mazlum Abdî taktik yapıyor, Öcalan taktik yapıyor, Mesut Barzani taktik yapıyor, Bafıl Talabani taktik yapıyor. Ya tamam; taktik yapın da bu taktik, eğer bir stratejiye bağlı değilse düşmana hizmet eder. Bunun lamı cimi yoktur.
Stratejiye bağlı olsa da yanlış taktik kararlar alabilirsin ama bunu düzeltmenin yolları çok kolaydır. Çünkü önünde strateji var. Bakarsın: “Ha; bu, buna uygun değildi.” Düzeltirsin.
Dolayısıyla Kürdistanlı gençlere tavsiyem: Siyaset bir devlet yönetme sanatıdır. Bizim devletimiz yok. Bizim için siyaset devletleşmektir. Kürdistanlı gençler bu bilinçle siyasete katılmalı. Bizden çok daha enerjiktirler. Dünyadaki yeni gelişmeleri bizden çok daha rahat adapte olabilir durumdadırlar.
Bütün bunları kullanıp devlet aklıyla yeni örgütler, yeni mücadele tarzları...
Yani bizde “örgüt” deyince parti anlaşılıyor. Tamam; yani bir yerde devrim olacaksa o devrime önderlik eden parti ve partiler olacaktır. Ama bizim ihtiyacımız milleti örgütlemektir.
Parti, bunların sadece diyelim ki en önde gelenidir. Ama sen işçilerini, köylülerini, aydınlarını, doktorlarını, avukatlarını örgütleyemezsen parti açıkta kalır.
Kürdistanlı gençler, yani bizim deneyimlerimizi de göz önüne alarak, yeni tipte örgütler, yeni tipte mücadele biçimleri bulmalıdırlar.
Biz buradayız; varız. Onlara hizmet etmek için varız. Dolayısıyla son sözüm; Kürdistanlı gençlerin artık devlet aklıyla, ulusal devrimci siyasi örgütlenmeler, siyasi mücadele tarzları, yeni siyasi mücadele tarzları bulmaları yönünde olacak.*