×
Birîna kûr a demografiyê: Erebkirina spî ya Kurdistanê
Suleiman Sulevani
Birîna kûr a demografiyê: Erebkirina spî ya Kurdistanê
Hikûmeta Kurdistanê û saziyên civaka sivîl berpirsiyar in ku ruhê niştimanperweriyê di nav kûrahiya civakê de belav bikin û piştgiriya kesên xwedî hestên neteweyî bikin. Lê mixabin, îro em rûbirûyî paradoksekê ne: Ew ciwanên Kurd ên ku parastinê di b...

PÊLKURD kadroyekî xwe yê bi rûmet û bi bîr û baweriyek bihêz, winda kir.
admin
PÊLKURD kadroyekî xwe yê bi rûmet û bi bîr û baweriyek bihêz, winda kir.
Hevalê hêja Cano Tu çûyî! Lê navê te, fikir, nerîn û xeyalên te wê her tim bi me re bin û dê di têkoşîna serxwebûna Kurdistanê de bijîn. Bi te re fikirandin, hiskirin û xeyal kirin, dê perçek ji jiyana me be. Her çend tu bi fîzîkî di nav me de tun...

Fuat Önen’in Seçme Yazıları Hakkında Kısa Notlar
Metin Sandalci
Bu yazılar. aynı zamanda bir doğa ve toplum bilimcinin hassasiyeti ile hazırlanmış bir Ulusal Kurtuluş Manifestosu’dur. Nasıl ki bir doğa bilimci, deneylerini bozucu etkilerden uzak yerlerde gözlemlemeye çalışıyorsa, Fuat Önen de aynı hassasiye...

Îro dîsa li ser gorra te bûm !
admin
Îro dîsa li ser gorra te bûm !
Zinarê Xamo Salek dîsa pir zû derbas bû ! Aslan, sal dîsa zû derbas bû, me hew dît 9ê adarê hat jî. Ez û Hêvî îro dîsa bûn mîvanê te. Tu rastiyê dixwazî min ji bîr kiribû. Lê do ne pêr, nizanim çawa bû, wek heft kes ji min ra bibêjin, ”ma qe...

Li himberî êrîşên dagirkeran em hêza xwe bikin yek
admin
Li himberî êrîşên dagirkeran em hêza xwe bikin yek
Welatê me Kurdistan ji derveyî îradeya gelê me bi çar perçeyan ve hatîye perçe kirin. Eve nêzîkî sed salîye ku Tirkîye, Îran, Iraq û Sûrîye , di meseleya  Kurdistanê de hemû pirs û pirsgirêkên di navbera xwe de datînin alîyekî û bi hevdu re pla...

Radio Ashti
admin
Radio Ashti
Sipasdarê birayê Haci KardoxiAştî û Radio Ashtî me, sipasdarê dost û hevalên ku bi sebir 4 saetan li me guhdarî kirin û em bi tenê nehiştin im. Mixabin derfet nebû ku bersîvên temama pirsan bidim. Em di têkoşîna rizgarîya neteweyî de bi hev re n...

19 sal zû derbas bûn
Zinare Xamo
Sal zû derbas dibin, min hew dît salek din jî derbas bû û wa ye dîsa 9ê nîsanê hat. Erê pismamo, 19 sal di ser wefata te ra derbas bûn. Îro dîsa ez û Hêvî bûn mîvanên te. Lê vê carê em ne bi tenê bûn, Mumtaz Aydin Roza Kurdî, Erdal Kurdman, ez û Hêvî...

Xwezî gorr bihata zimên
Zinare Xamo
Xwezî gorr bihata zimên
Aslan, sal zû derbas dibin, me tew nedît 18 sal çawa derbas bû. Îro ez û Hêvî dîsa bûn mîvanê te. Li ber serê te me bi hesreteke kûr û bi xemgîniyeke mezin rojên borî yad kirin. Me bîstekê qala te kir. Hêvîyê got, qey qismet û nesîbê te ev ax, ev gor...

Dewleta Tirkîyê, li sê parçeyê Kurdistanê şerekî tûnd û dagirkerane dimeşîne.
Fuad Onen
Dewleta Tirkîyê, li sê parçeyê Kurdistanê şerekî tûnd û dagirkerane dimeşîne.
Dewleta Tirkîyê, li sê parçeyê Kurdistanê şerekî tûnd û dagirkerane dimeşîne.Dewleta Tirkîyê, li sê parçeyê Kurdistanê şerekî tûnd û dagirkerane dimeşîne. Li gorî rayedarên Sîstema Serwerîya Tirk, ev şer ji bo wan mijara bekayê (mayin-nemayinê) ye. H...

Me îro silavek da gorra hevalekî pir ezîz !
Zinare Xamo
  Mehmet Aslan Kaya 17 sal berê di rojeke wiha da di 51 saliya xwe da ji nişka ve, bêyî ku kesî nerehet bike, bêyî ku haya kesî pê xe wek çirayekê vemirî û çû gerdûneke din. Mirina wî ne malbata wî tenê, bi sedan, bi hezaran kesên ev kurdê fed...

Page 1 of 6First   Previous   [1]  2  3  4  5  6  Next   Last   
26

Bilim, İdeoloji ve Tarih Yazımı

Tarih, sosyal bilimler içinde tanımlanıyor. Antik Çağ'da felsefe ve bilim diye bir ayrım yoktu. Bütün bilgi alanları felsefe içinde değerlendirilirdi. Örneğin, Aristo'yu okuduğun zaman fizik var, biyoloji var, astronomi var, siyaset var. Ama biz bugün Aristo felsefesi dediğimiz zaman bütün bunları onun içinde değerlendiriyoruz.

Bunların birbirinden ayrılması 16, 17, 18. yüzyıllarda gerçekleşti. Önce, simyadan kimya, sonra fizik, biyoloji. O dönemin filozofları, düşünce adamları diyebileceğim, işte; Kopernik, Galileo, Newton ile giderek doğa bilimleri felsefeden ayrıldı. Üniversitelerde, fakültelerde de ayrı kürsüler hâline geldi.

Sosyal bilimlerin kopuşu, 18. yüzyılın sonu, 19. yüzyılın başıdır. Yani, sosyoloji Comte'la başlar; Durkheim, Marx'la devam eder. Tarih de böyle bir ilerlemeden geçti. Onun için günümüzde, işte; sosyal bilimler, doğa bilimleri ve felsefe diye ayrılıyor. Bu ayrımlar doğru mudur? Bana sorarsanız yanlıştır.

Bilgi bir bütündür; her bilgiyi bir alana sıkıştırmak o bilginin gelişmesini engeller. Böyle olduğu için de zaten sosyoloji var, psikoloji var, öbür taraftan sosyal psikoloji var. İşte, "Bu bilimler felsefeden ayrıldı." diyoruz. Ama bir de bilim felsefesi var. Son 200 yılda çok ciddi tartışmaların yaşandığı bir alan. Tarih de bunlardan biri…

Ben, tarihe bir bilim gözüyle bakmıyorum. Tarih, bilimle ideoloji arasında bir disiplindir. Kabaca sınıflandırırsak üç çeşit tarihten söz etmek mümkündür: Resmî tarih, gizli tarih, bir de muhalif tarih ya da devrimci tarih diyebileceğimiz farklı tarih anlayışları var.

Resmî tarih tümüyle ideolojiktir. Burada ideoloji sözcüğünü Marx'ın kullandığı anlamda ‘yanılsamış’ ya da ‘yanılsatılmış bilgi’ anlamında kullanıyorum. Resmî tarih böyle bir tarih anlayışıdır. Gizli tarih, devlet bürokrasisinin devleti yönetenlere, raporladıkları tarihtir. Burada gerçekler resmî tarihte olduğu gibi tersyüz edilmez. Çünkü devleti yönetenlerin doğru bilgilere ihtiyacı var.

Yani, bir iki örnekle söylersem, Trump'ın bir İran hakkında yaptığı açıklamalar var. Bir de ABD bürokrasisinin İran hakkında Trump'a verdiği bilgileri var. Biri gizli tarih, öbürü resmî tarihtir.

Türkiye'den söz edersek, Türk Devleti 70 yıl "Kürt yoktur." dedi. Ama bu 70 yılda, MİT'in yazışmalarında, devlet bürokrasisinin yazışmalarında, ne Kürtlerin varlığı ne de Kürdistan'ın varlığı yok sayılmadı. Tam tersine, Kürtlerden, Kürdistan'dan söz ederler. Bu gizli tarih ve resmi tarihtir.

Muhalif tarih, ideolojiden kısmen uzaklaşan, bilime daha çok, yakınlaşan bir tarih anlayışıdır.

Şimdi, tarihte temel mesele şudur: Tarih bizim için bugünün açmazları ve yarının kuruluşu sorunudur. Bugünün açmazları dündedir. Bugünün açmazlarını anlamak için dünü, yani tarihi anlamamız lazım. Yarını da ancak bugünün gerçeklikleri üzerinden kurabiliriz. Dolayısıyla tarih; dün, bugün, yarın diyalektiğidir.

Tarihte bir diğer önemli nokta da her tarih yazan nereden baktığına ve nereye gitmek istediğine göre tarih yazar.

Biz, Kürdistan'dan bakıp, Bağımsız Birleşik Kürdistan'a giden bir yolda tarihe bakıyor, tarihi böyle değerlendiriyoruz. Onun için o yazının başlığı Bağımsızlıkçı bir perspektifle tarihte Kürt-Türk ilişkileriydi.

Şimdi bu konu niye güncellendi? Türk Devleti, Sovyetlerin kendisiyle beraber dünya düzenini çözmesinden sonra Türk Devleti için bir beka sorunu oluştu. Dünyada mevcut siyasi ittifakların hiçbirinin içinde, daha önce olduğu gibi yer alamadı. Bir tarafta NATO üyesi, öbür taraftan Rusya'yla, Çin'le, Şanghay Beşlisi-Altılısıyla ilişkilerini sürdürdü.

İki temel problemi var Türk devletinin. Birincisi, özellikle Güney Kürdistan'da devletimsi yapının ortaya çıkmasından sonra "Artık eskisi gibi Kürt yoktur." diyemediler. Bu sefer "Kürt vardır ama Kürt milleti, Kürdistan yoktur." demeye başladılar.

İkincisi, son yıllarda Yakın Doğu ve Orta Doğu'daki gelişmeleri, Türk devleti kendisi için ‘beka meselesi’ saydı. Türk devletinin beka meselesi, esas olarak, Kürdistan'ın devletleşmesidir. Yani, Türk yöneticiler ne zaman "Bizim bir ‘beka meselemiz’ var." derlerse anlayın ki Kürdistan'ın devletleşmesi yönünde adımlar atılmıştır. Onun dışında bir beka meselesi yoktur Türk devletinin.

Şimdi, Yakın Doğu ve Orta Doğu'ya açılmaya başladığı zaman, önünde Kürdistan bir set olarak duruyor.

İşte, 2002-2012'de Avrupa Birliği'ne girmeye çalıştıkları zaman, yine Kürdistan meselesi, önlerinde bir set olarak çıktı. Dolayısıyla bugünkü açmazlara çözüm olarak buldukları Türk-Kürt ittifakıdır. Bu, Türk-Kürt ittifakının yeniden güncellenmesinin temel nedeni budur. Bu, bazen İslam kardeşliği adı altında öne çıkarılır, bazen de Türk-Kürt kardeşliği adına çıkarılır.

Şimdi, Öcalan'ın yeniden bin yıllık Kürt-Türk ittifakından söz etmesinin de nedeni aynıdır. Burada kilit mesele, nereden bakıyorsunuz ve nereye gitmek istiyorsunuz? Türkiye'den bakıp Türkiye devletinin bekasını temel alırsanız bir türlü tarih yazarsınız. Kürdistan'dan bakıp Bağımsız Birleşik Kürdistan'ı hedeflerseniz başka türlü tarih yazımında bulunursunuz.

Şimdi şunu söyleyeyim baştan: Yani; ben, tarihçi, araştırmacı ya da yazar değilim. İlk gençliğimizden beri siyasal mücadelede tarih okumaları yapıyorduk. Öncelikle Kürdistan tarihi, Kürt tarihi okumaları yapıyorduk. Daha sonra tarih teorisiyle de ilgilendik. Sonra işte, dünya savaşları, bölge tarihi falan, bütün bunları okuduk. Yaptığım analizler bu okumaların sonucudur. Yani, akademik, bir çözümleme değil.

Şimdi; periyodizasyon, tarih yazımında çok önemli bir tekniktir. Yani, çok uzun bir tarihsel dönemi aldığınız zaman onu sanki hiç değişmemiş gibi hep aynı kalmış gibi değerlendiremezsiniz.

Ben bu tekniği ilk önce PKK değerlendirmesinde yaptım.  Ve 1978-2012 arasındaki PKK'yı altı-yedi periyotta PKK'nın yaptıkları üzerinden analiz etmeye çalıştım.

Bugün niye bu periyodizasyon ihtiyacı doğdu? Şimdi bir bin yıllık ittifaktan söz ediliyor. "Kürtlerle Türklerin ittifakı." deniliyor. Şimdi bu saçma sapan bir cümle. Yani, Kürtler ve Türkler bin yıl nasıl ittifak edebilirler?

 

Yani, Kürtler dediğin zaman; işte, Yakın Doğu'nun merkezi ülkesinde milyonlarca nüfusu olan bir millet. Türklerden bahsettiğiniz zaman da işte, Orta Asya'dan söküp gelen Turani kavimlerin bir parçası. Bunlarla Kürtler arasında bin yıllık bir ittifak olmaz. Zaten böyle bir ittifak modeli dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Yani, şöyle söyleyeyim: Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu, Bizans'ın devamıdır. Peki, buradan niye bir Grek-Türk ittifakı ya da Grek-Türk kardeşliği çıkmıyor?

Neden ısrarla Kürt-Türk ittifakından ve kardeşliğinden söz ediliyor? Bu sorulara, yanıt ararken, bu uzun dönemi, birkaç periyotta değerlendirmek gerektiğini anladım.

Bu ilişkinin niteliği hiç tartışılmıyor. Yani, Kürt-Türk ilişkisi dediğiniz ilişki ne tür bir ilişkidir? Ezen-ezilen ilişkisi midir? İki ayrı özgür topluluğun ilişkisi midir? Bunlar hiç konuşulmuyor. Ardına bir de kardeşlik eklenerek eşitlikçi bir ilişki varmış gibi değerlendiriliyor.

 

Periyot 1: Turani kavimlerle karşılaşma ve Çete Beylikleri Dönemi (9-16. yüzyıllar)

Şimdi, benim gördüğüm bu bin yılda Kürtlerin Turani kavimlerle karşılaşması 9. 10. 11. yüzyılda olmuştur. Orta Asya'dan,  farklı obalar ya da farklı kavimler olarak batıya doğru göç etmişlerdir. Göç yolunda Kürdistan'la, işte, Farisilerle, daha sonra Araplarla karşılaşmışlardır. İlişki bundan sonra başlamıştır. Fakat bu ilişki başlayınca bir tarafta Kürtler toparlanmış, diğer tarafta Türkler toparlanmış gibi bir ilişki de söz konusu değil.

Oradan sökün edip gelenler, ilk önce Arap krallıklarında paralı askerlik yapmışlar. Sonra güç biriktirince, paralı askerler, devlet ya da beylik oluşturmuşlar. Sonra öyle birkaç tane Türk beylikleri denilen, ne kadar Türk olduğu tartışmalı olan birtakım beylikler var. İşte bunlardan Selçuklular, Ak Koyunlular, Kara Koyunlular, Artuklular, en son Osmanlılar gibi birtakım Türk beylikleri var.

Bunları tarif etmemiz lazım. Bunlar esas itibariyle çete devletleridirler. Yani, bu Türk beyliklerini Kürdistan Mîrlikleriyle kıyaslamamak lazım.

Kürdistan mirlikleri, yani, aşiret, Kürt toplumunun temel sosyal, siyasal örgütlenmesidir. Kendi toprakları üzerinde buldukları bir yönetim formudur. Mirlikler var, aşiret konfederasyonu var, bir de aşiretler var. Bütün bunlar Kürt toplumunun tarih boyu temel sosyal, siyasal örgütlenme biçimleridir.

Ama sadece sosyal değil, politik ve askeridirler aynı zamanda. Çünkü hem aşiretlerin hem aşiret konfederasyonlarının hem mirliklerin silahlı güçleri var. Bir toprak üzerinde egemenlikleri var. Oradaki toplumsal ilişkiler var. Bu bir siyasi model. Yani, her ağzını açan; "Kürtler işte kaç bin yıldır devletleşemediler." falan diyorlar. Bir merkezi devlet kurmadıkları doğrudur ama bütün bu saydıklarımız alt devlet formlarıdırlar.

Yani; devleti, ille de imparatorluk olarak algılamamak lazım. Bunlar Kürdistan toplumunun kendi içinden çıkan, özel alt devlet formlarıdır. Bunun karşısındaki Türk beylikleri, esas itibariyle çetedirler. Yani, göç ettikleri yerden gelip otokton halkların toprağı üzerinde zora dayalı oluşturulmuş beyliklerdir. Bunlar çete beylikleridir. Bu noktada Kürdistan Mîrlikleriyle Türk beyliklerini ayrıştırmamız lazım.

Şimdi eğer bir ilişki tartışılacaksa Türk beylikleriyle Kürdistan mirlikleri arasındaki ilişkiyi konuşabiliriz. Genel olarak Kürtler, büyük harfle Kürtler ve Türkler arasında bir ilişkiden söz edemeyiz.

Ağzını açan: "Bin yıldır." diyor. 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi'ni referans gösteriyorlar. Peki orada ne oldu? Selçuklularla Bizanslılar arasında bir meydan muharebesi yaşandı. Selçuklular galip geldi ama Selçuklular batıya doğru ilerlemediler.

Alparslan, o meydan muharebesinden sonra yönünü doğuya çevirdi. Bir buçuk yıl sonra da Karahanlılarla savaşta öldürüldü Alparslan. Yani, bu meşhur Türk mitosu vardır ya, işte: "Malazgirt Meydan Muharebesi'yle Anadolu'nun kapıları Türklere açıldı." Açılmadı. Yani, birincisi onlarla Anadolu arasında Kürdistan var.

Bu meydan muharebesinden sonra ne Kürdistan'ın kapısı açıldı Türklere ne de Anadolu'nun kapısı açıldı Türklere. Peki ne oldu? Burada Kürt Mîrlikleriyle Selçuklular arasında nasıl bir ilişki vardı? Benim bildiğim Şeddadiler ve Revadiler o zamanlar Azerbaycan'ı yöneten Kürt mirlikleridir. Kürdistan mirlikleridir bunlar. Azerbaycan 10. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar bir Kürt toprağıdır, Kürdistan toprağıdır.

Doğudan gelen bu Turani kavimler, Kürtleri daha batıya, daha güneye, göç etmek zorunda bırakmışlardır. İşte, bugün Azerbaycan için diyorlar "İki devlet, tek millet." Onların, bu Selçukilerin Bizans'la savaşına katıldıklarını biliyoruz. Mervanilerin bu savaşta Selçukluların yanında yer aldıkları ya da Mervanilerin Alparslan'ı davet ettiği doğru değildir. Bu bir tarihi falsifikasyondur.

Alparslan Diyarbakır'a geldiği zaman ilk iş olarak önüne Mervanî mirini değiştirmeyi koymuştur. Ancak veziri sanıyorum Nizâmülmülk, yani; "Bu savaştan önce böyle bir şey yaparsan bu gerilime yol açar." deyip Alparslan'ı bundan vazgeçirmiştir. Bu konjoktürel geçici bir ittifaktır.

Malazgirt'ten sonra Türk beylikleriyle Kürdistan mirlikleri arasında kalıcı bir ilişki kurulmamıştır. Konjonktürel, taktik bir ittifaktır. Kürdistan'daki mirlikler de bulundukları yere hesaplarına göre, bazıları Selçukilerle birlikte katılmışlardır bu savaşa. Hepsi o kadardır. Buradan bir böyle bin yıllık ittifak, kardeşlik çıkarmak insanın aklıyla alay etmektir.

Ondan sonra 11'inci yüzyıldan 16'ncı yüzyıla kadar Kürdistan Mîrlikleriyle Türk beylikleri arasındaki ilişki sürekli bir çatışma ilişkisi olmuştur.

Zaman zaman, diyelim ki Akkoyunlularla Karakoyunlular kapıştığı zaman bazı Kürdistan mirlikleri Akkoyunları, bazıları Karakoyunluları desteklemiştir. Ama bu 500 yıllık süre içinde bu Türk beylikleri denilen çete yapıları, Kürdistan'ın sosyolojisini, demografyasını alt üst etmişlerdir. Buradan kardeşlik ittifak çıkmaz, buradan düşmanlık çıkar.

 

 Periyot 2: İmparatorluklar Arası Dengeler ve İlhak Süreci (1514 - 1730)

Şimdi, Kürdistan Mîrlikleriyle Türk beylikleri, daha sonra Osmanlı İmparatorluğu arasında kalıcı bir ilişkisinin kurulmasının başlangıcı 1514 Amasya Anlaşması'dır.

Bu anlaşma esas olarak iki maddedir. Birincisi, savaş sırasında Kürdistan mirlikleri imparatorluğu destekleyecektir. Osmanlı İmparatorluğu da mirliklerin iç işlerine hiçbir şekilde müdahale etmeyecektir.

Bunlar da böyle bir çırpıda, işte, 1514 Çaldıran Savaşı'nda gerçekleşmiş değildir. Çaldıran Savaşı'nda da mirliklerin, Kürdistan mîrliklerinin önemli bir kesimi Yavuz Sultan Selim'le beraber davranırken bazı mîrlikler de Safevilerle beraber davranmışlardır.

 

Safevi ve Osmanlı’nın Kürdistan’a farklı yaklaşımları

1512'de 10 ya da 12 tane Kürdistan Miri Tebriz’e gidip Safevi şahıyla görüşmüşler. İlişkilerini ele almak, ilişkilerini bir düzene koymak ihtiyacıyla. Safevi şahı önce bunları misafir etmiş, ağırlamış. Gece yarısından sonra bunların hepsini tutuklatmış, işkence yapmıştır onlara.

Safevilerle Osmanlılar arasındaki fark şudur imparatorluk anlayışı bakımından: Safeviler, Kürdistan Mîrliklerinin doğrudan İran'dan gönderilen valiler üzerinden yönetilmesini istiyor. Kürdistan mirlikleri buna itiraz ediyor.

Yavuz Sultan Selim, Kürdistan Mîrliklerine, bir tür otonom devlet yapısı teklif ediyor. Yani oradaki mirliklerin hepsi aynı statüde değildir. Yurtluk, ocaklık, sancak, hükümet mîrnişinlik gibi farklı statüleri vardır. Esas bu ittifakı sağlayan bu iki ayrı yaklaşımdır.

Yani eğer Safevi şahı, Kürdistan Mîrliklerini, kendi otonom yapılarını koruyarak ilişkilenebilseydi, böyle bir ittifaka ihtiyaç olmazdı. Bu bir çırpıda da olmuş değil. Çaldıran Savaşı'ndan hemen sonra mirliklerin kahir ekseriyeti, 1514'te Yavuz Sultan'a biat etmiş değildirler. 1514'te Diyarbakır Beyliği de Botan Beyliği de, Safeviler tarafından valiler üzerinden yönetiliyor.

1514'ten belki 1639'a kadar uzanan 125 yıllık bir süreç var. Bu süreç hem Safevilerle Osmanlılar arasında çatışmalı bir dönemdir, -1570'tir sanıyorum- hem de Amasya Anlaşması'yla bir ateşkes imzalanıyor Osmanlılarla Safeviler arasında. En son bu süreç 1639'da tamamlanıyor.

Kürdistan, zaten siyaseten bölünük bir coğrafya. Yani, Bizanslıların kontrol ettiği dönemler var. Sonra; işte, Ömer ve Emeviler zamanında Arap ordularının istilasına uğradı. Onların yönettikleri dönemler var.

Ama ilk defa, Kürdistan'ın üçte ikisi Osmanlı İmparatorluğu'nda, üçte biri de Safevi İmparatorluğu'nda kalmak üzere bir devlet sınırı çizildi. Öncekilerde sınırlar geçişkendir. Yani bir tane Arap krallığı gelir, bir dönem hükmeder. O gider, başkası hükmeder. Bizanslılar gelir, işte, diğerleri gelir falan, geçişkendir ama bir devlet sınırı tarafından ikiye bölünmesinin tarihi, 1639 - Kasr-ı Şirin Antlaşması'dır.

Yalnız bir şey daha söyleyeyim: Yani, bu imparatorluklar arası sınırlar da geçişkendir. Yani, o Safeviler ile Osmanlılar arasındaki sınırı; işte, 1920'lerden sonra İran devleti ile Türkiye arasındaki sınır gibi değerlendirmememiz lazım.

Yani, modern ya da ulus devlet denilen devletler döneminde, sınırlar, piyasanın koruyucusudur. Devlet de o piyasanın egemenidir. Ancak şunu söylemek mümkündür: 1639'dan günümüze kadar sadece Ağrı Cumhuriyeti sırasında, Küçük Ağrı'yla Büyük Ağrı arasında, İran'la Türkiye Cumhuriyeti arasında bir toprak değişimi oldu. Onun dışında sınır esas olarak öyle kaldı.

Kürdistan'ın bulunduğu coğrafyanın Kürt toplumu üzerindeki etkisi.

Kürdistan, Yakın Doğu'nun merkezi ülkesidir. Bu Yakın Doğu, Orta Doğu, Uzak Doğu, kolonyalistlerin -Batılıların- Doğu'ya bakarken kendi bulundukları yere göre yaptıkları bir sınıflamadır. Ancak devletlerarası ilişkilerde, Yakın Doğu'nun en son kullanımı, 1923 Yakın Doğu İşleri Hakkında Lozan Konferansı'dır.

Ondan sonra, İngilizlerin bölgeye dayattığı bir devletler sistemi var. Giderek Yakın Doğu'dan söz edilmedi. İşte; Orta Doğu ve Uzak Doğu. Hâlbuki eğer bir Doğu varsa, bunun uzağı ve ortası varsa bunun yakınının da olması lazım.

Yakın Doğu'nun özelliği, Batı'yla Doğu arasında bir geçiş köprüsü olmasıdır. Bütün enerji yollarının merkezindedir.

Önce emperyal imparatorluklar, sonra kolonyalistler, sonra emperyalistler, hem enerji kaynaklarını hem de enerji yollarını kontrol etmek durumunda hissederler kendilerini. Onun için Doğu'daki ve Batı'daki imparatorlukların savaşlarının neredeyse tamamında Kürdistan var. Savaş büyük ölçüde Kürdistan'da yürüyor.

Yani, öncesine gidersek; işte, Sasani-Roma savaşları Yakın Doğu'da gerçekleşiyor ve Kürdistanlıların ya da Kürdistan mîrliklerinin, aşiret konfederasyonlarının bir kesimi orada, bir kesimi burada kalmak durumunda kalıyor. Savaş, yani, bu emperyalistlerin savaşı alanı Kürdistan oluyor. Böyle olunca son 2000 yılda buradan bir merkezi devlet çıkmadı.

İşte, Sasani-Roma'dan sonra Bizans-Safevi aynı işlevi gördü. Daha sonra, Osmanlı-Safevi savaşları Kürdistan'da gerçekleşti. İlk Arap devletleriyle Bizanslılar arasındaki savaşlar da Kürdistan'da gerçekleşti. Yani, o dönem Diyarbakır, Mardin falan Bizans'ın egemenliğinde. Böyle olduğu için, buradan bir merkezi devlet çıkmadı.

Mirlikler, aşiret konfederasyonları ve aşiretler, Kürt toplumunun sosyoekonomik, siyasal, askeri formasyonlarıdır. Ve bunlardan asla vazgeçmemeye çalışmışlardır. Yani, Doğu'dan, Batı'dan gelen bütün saldırılar sırasında, bu otonom yapılarını korumaya çalışmışlardır. Bunun için savaşmışlardır. Yani, sadece bir boşluk bulup oradan bir yere gitmiş değillerdir. Bunun için savaşmışlardır.

Şimdi burada temel sorun şu: Yani, aşiretleri bir feodal yapı olarak değerlendiriyorlar. Bu doğru değil. Yani, aşiret ilkel komünal toplumdan kalmadır. İlkel komünal toplumda kalan aşiretler vardır. O, bütün dünyada temel, sosyoekonomik, siyasi yapılardı bunlar.

Kürdistan tarihinde; ben, köleci toplum, feodal toplum gibi dönemlerin, yaşandığını gözlemlemiyorum. Eğer bunlar yaşanmış olsaydı aşiret yapıları ortadan kalkar diye. Ve düşün, komünal toplumdan kalma bu sosyoekonomik siyasi formasyon, geldi kapitalizmde bile hâlâ varlığını sürdürüyor. Bu toplumun, bir tür Kürdistan toplumunun hücreleridir bunlar.

Onun için bunları; işte, ‘feodal yapıdır’ diye değerlendirmek, son derece yanlıştır. Feodalizm esas itibariyle serf-senyör ilişkisi üzerinden tanımlanan bir sosyoekonomik formasyondur.

Modernite dönemindeki bütün fikri akımlar Eurosantriktir, Avrupa merkezlidir. Liberalizmi de öyledir, Marksizmi de öyledir. Bütün modernite döneminin temel fikri akımları Avrupa merkezlidir.

Tek başına bu, onların yanlış olduğu anlamına gelmez. Ama şu anlama gelir: Avrupa merkezli bu teoriler eğer senin ülkeni açıklayamıyorsa sana, önünde iki yol var: Ya kendi ülke gerçeklerini kesip biçip o teoriye uyduracaksın. Bir dönem böyle yapıldı Kürdistan'da. Ya da bu teori ışığında kendi ülkenin gerçekleriyle bu teoriyi zenginleştireceksin. Doğru olanı budur.

Yani, Marx'ı esas alırsak, Marx son dönemlerinde bu klasik, sosyoloji modeli var onun. İlkel komünal, köleci, feodal, kapitalist, komünist toplum diye geçer. Bunun bazı olayları açıklamadığını görür. Onun üzerine bir "Asya Tipi Üretim Tarzı" denemesi vardır Marx'ın. Yani, "Doğu Sorunu" gibi kapsamlı bir kitapta onların hepsini görmek mümkündür.

Dolayısıyla biz Kürdistan'dan bakıp kendi toplum gerçekliklerimiz üzerinden yürümeliyiz. Eğer elindeki mevcut teori, bu liberalizm olsun, Marksizm olsun, İslamizm olsun, İsevizm olsun, her neyse, senin toplumsal gerçekliklerini açıklamakta yetersiz kalıyorsa sen, kendi toplumunun gerçeklikleriyle bu teorileri değiştirmeye, zenginleştirmeye gayret etmelisin. Bizim temel sorunlarımızdan biri buydu.

1514-1639 arası dönem

125 yıllık bir dönemdir. Bu dönem, Kürdistan'ın parçalanması ve iki imparatorluk tarafından ilhak edilmesiyle sonuçlanmıştır.

Fetih kavramı, bu ilhakı açıklamak içindir. Fetih işgaldir. Yani, şimdi dini hassasiyetleri olanlar İslam ordularının bütün fetihlerini alkışlayabilirler. İmparatorlukçular kendi imparatorlarının bütün fetihlerini alkışlayabilirler. Ama esas itibariyle fetih bir işgal hareketidir. Bir devletin kendi teritoryasının dışındaki topraklara el koymasıdır.

Bu dönem sonunda, yani 125 yıllık dönem sonunda Osmanlı İmparatorluğu'yla Kürdistan arasındaki ilişkiyi ilhak kavramıyla açıklayabiliyoruz.

İlhak, Arapça bir sözcüktür. "Lehke" kökünden gelir. Kendine bağlamak. Ancak bu kendine bağlamada Kürdistan'ın, sosyo-politik durumuna dışarıdan müdahale fırsatı tanınmamıştır imparatorluğa. Yani, Osmanlı İmparatorluğu, 1639'dan sonra Kürdistan'da bir dış fenomendir.

Kürdistan'ın içine nüfuz etme imkânı yoktur. Dolayısıyla biz bu ilişkiyi- İlhak olarak kabul ediyoruz. Kürdistan'ın üçte ikisinin Osmanlı İmparatorluğu tarafından ilhak edilmesi, bu anlamda fethedilmesi olarak değerlendiriyoruz bunu.

Şimdi, toptan yaklaşıldığı için Osmanlı İmparatorluğu'ndan başlayan bu ilişki Cumhuriyetin kuruluşuna kadar götürülüyor. Böyle bir ilişki de yok.

 

Periyot 3: Merkezileşme, Kolonizasyon, Direniş ve Savaş Dönemi (1730 - 1847)

Osmanlı İmparatorluğu'nun Kürdistan Mîrlikleriyle ilişkisi, yani, belki ilk 100 yıl sakin geçmiştir ama 1730'dan sonra Osmanlı İmparatorluğu Kürdistan'ın içine nüfuz etmeye başlamıştır. Bunun ilk önemli kurumu, Maden-i Hümayun Yönetimi'dir.

Şimdi mesele şu: Bu dönem, işte, Osmanlı tarihçilerine göre Osmanlı'nın gerileme dönemidir. Gerileyen imparatorluk, Batılı imparatorluklar, hem silah, donanım ve modern ordu bakımından güçlenirken Osmanlı İmparatorluğu geride kaldığını görür.

İmparatorluk bu sorunu çözmek için iki şeye ihtiyaç duyar: Bir, ordunun modernleştirilmesi. İki, Osmanlı bütçesi açık vermektedir. Altın, bakır gibi madenleri işletip bu bütçe gelirlerini artırmaya yönelmiştir.

Bu Maden-i Hümayun İdaresi bunun bir kurumudur. Bu kurum herhangi bir maden işletmesi değildir. Bu kurumun yönetimine yargı yetkisi verilmiştir. Bu kurumun yönetimine bölgedeki bütün aşiretleri kendisi için kullanma yetkisi verilmiştir. Bu nedenle bu herhangi bir kurum değildir.

Şimdi bu altın bakır madenini inşa etmek için kütüklere ihtiyaç var. Oradan çıkarılan ham maddeyi eritmek için de odunlara ihtiyaç var.

Madenden Dersim Erzincan'a kadar bütün ormanlık alanları kesme talimatı verilir. Ve bu ormanlar sadece kesilmekle yetinilmeyecek, oradaki kütükler, odunlar madene taşınacaktır. Aşiretler de bunlara uymak zorundadır. Otonom egemenlikleri hiçe sayılıyor: Bir, madeni kurum yönetimine tabi hâle getirilmeye çalışılıyor. İkincisi, artık Osmanlı İmparatorluğu'nda da merkezileşme ihtiyacı görülmeye başlanıyor.

Şimdi, bütün imparatorluklar adem-i merkeziyetçidir. Türk tarihçileri; bunu, Osmanlı'nın hoşgörüsüyle falan anlatır. İlgisi yoktur. Yani, Osmanlı İmparatorluğu Afrika, Asya, Balkanlara kadar yayılmış bir alanı İstanbul'dan zaten yönetemez. Yani, o dönemin teknolojisini falan düşünün. Bu imparatorluğu bir merkezden yönetmek mümkün değildir. Onun için doğası gereği adem-i merkeziyetçidir. Bu sadece Osmanlı İmparatorluğu için geçerli değildir. Çarlık Rusya'sı da böyleydi. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da böyle.

Bütün büyük imparatorluklar adem-i merkezidirler. Çünkü yani, modern devletler dönemi gibi başkentten bütün bir geniş teritoryayı yönetmeleri mümkün değildir. Onun için o Maden-i Hümayun yönetiminin kurulması, bir yandan da bu merkezileşme çabasının bir kurumuna dönüşmüştür.

Yani, Yeniçeri dağıtılmış, yerine Nizam-ı Cedid kurulmuş, altın bakır madenleri işletilmeye çalışılıyor ve bölgedeki yerel otoriteler diyelim, otonom güçler, tasfiye edilmeye çalışılıyor. Bunun başlangıcı 1730 dur. Fakat bu bir çırpıda gerçekleşmiş bir şey değildir. Aşağı yukarı 40-45 yıllık bir çatışmadan sonra Osmanlılar buralara egemen olmuştur.

Bölge hükümetleri, sancaklar, aşiret konfederasyonları buna karşı direnmişler, savaşmışlar. Birçok ön savaşlarda da Osmanlı ordusunu yenilgiye uğratmışlardır. En son sanıyorum 1774 tür. Çok güçlü bir orduyla gelip, bölgedeki otonom güçleri etkisiz hale getirmişler ve iki tane büyük konfederasyon bölgeden çekilmiştir.

Bunlardan biri Desımlu Konfederasyonu'dur. Bu konfederasyon o dönemki adıyla Çemişgezek Beyliği'ne gitmiştir. Ancak Desımlu aşireti kendi adını bölgeye vermiştir. Ondan sonra orası Desim diye tanınır. Sonra ‘R’ neden eklendi, onu bilmiyorum. Esası Desim'dir. Sonra bu Dersim olmuştur.

Diğer aşiret konfederasyonları Koçgiri'ye göç etmişlerdir. Koçgiri o zaman küçük bir köydür. Bu aşiretler oraya yerleştikten sonra sınırlarını genişletmiş, bir büyük beylik haline dönüşmüştür. Oradaki aşiretler de Dersim'in tam tersine Koçgiri'nin adını almış ve Osmanlı tarih yazımında Koçgiri aşiretleri olarak geçer onlar.

Dolayısıyla bölgedeki sancaklar, hükümetler, yenilgiye uğratılmış ancak o, o bölgeyle sınırlı kalmıştır. 1730-1774-75 diyelim, o 45 yıllık çatışma.

Esas çatışma, 1806'yla 1847 arasında olmuştur. Baban beyliklerinin başkaldırısıyla başlamış, işte Cizre-Botan Beyi Bedirhan Bey'in başkaldırısının, bastırılmasıyla da son bulmuştur.

Bütün bu dönem, o dönemin nitelemesiyle söylersem, Osmanlı Kürdistanı bir savaş alanı halindedir. Bu 30-32 yıllık dönem bir savaş alanı halindedir ve imparatorluk, Kürdistan'ın içine nüfuz etmek istemiştir.

Kürdistan mîrliklerinin büyük çoğunluğu tasfiye edildikten sonra, Bedirhan Bey, Mahmut Han başkaldırırlar ki Kürdistan'ın, yani şimdi bizim kuzeybatı Kürdistan dediğimiz Kürdistan'ın büyük çoğunluğunu kapsayan bir başkaldırıdır. Bu başkaldırının da ezilmesiyle Kürdistan, artık Osmanlı İmparatorluğu'nun kolonisi haline dönüşmüştür.

Buradaki dönüşüm şudur: Artık Kürdistan, İstanbul'dan atanan valiler eliyle yönetilecektir. Bütün otonom yapılar tasfiye edilmiştir. Ve ilginç bir şekilde 1847'de Bedirhan Bey, Mahmut Han, Han Mahmut ayaklanmasının bastırılmasından hemen sonra Kürdistan Eyaleti ilan edilmiştir.

Bu eyalet başlangıçta, Cizre, Diyarbakır ve Van'a kadar giden bölgeyi kapsayan bir eyalettir. Net sınırları yoktur. Sonra Diyarbakır Eyaleti olarak ifade edilmeye başlandı.

Burada soru şudur: 1847'de neden Abdülmecid, Kürdistan Eyaleti ilan etmek durumunda hissetti kendini?

Mesele şudur: Artık Osmanlı Kürdistanı, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir kolonisidir. Kolonyal bir yönetim sürecektir.

Bu, Osmanlıların keşfettiği bir şey değil. Portekizlilerin, Hollandalıların, daha sonra İngilizlerin, Fransızların, oluşturduğu bir sistematiktir kolonyalizm.

Koloni genellikle bu kolonyalist devletler, işgal ettikleri yerlere kendi yurttaşlarından bir koloni oluştururlar. Kolonyalizm sözü oradan gelmedir.

Aynı şey Osmanlı İmparatorluğu'nda da var. Demografisini değiştiriyorlar. Daha sonra, 1873, 74, 76 tarihi net aklımda yok. Osmanlı İmparatorluğu'yla Rus Çarı arasında bir anlaşma imzalanır. Ve Kafkasya'daki topluluklar Osmanlı İmparatorluğu'na gönderilir. Her iki imparatorun ya da Osmanlı imparatoruyla Rus çarının, hesapları şudur:

Rus Çarı, oradaki Müslüman kesimleri kendi sınırından uzaklaştırarak oraya Kazakları yerleştirir. İmparatorluk da bu gelenleri Kürdistan'ın sınırlarına, işte, Karadeniz'e falan yerleştirir.

1920'lere geldiğimiz zaman, bunların nüfusu 2,5 milyondur. Yani, şimdi Türkiye denilen yerin nüfusu 13 milyon iken, Kafkas kökenli göçmenlerin nüfusu 2,5 milyon.

Aynı anda, Abdülmecid'e "Kürdistan Fatihi Hakikası-- Hakikisi" payesi veriliyor.

Bak, bu da önemli. Ondan sonra "Biz Kürdistan'ı ikinci defa fethettik." diyorlar. Yani, Osmanlı tarihçileri de 1806-47 arasındaki dönemi Kürdistan'ın ikinci fethi olarak nitelendiriyor.

Tarih Yazımı

Burada önemli olan tarih yazımı, tarihçilik vakanüvislik değildir. Analitik düşünceyle sebep-sonuç ilişkilerini açığa çıkarmak ve kendi tanımlamalarına sahip olmaktır.

Biz Osmanlı tarihçilerinin "Kürdistan'ın ikinci fethi" dediği döneme, Kürdistan'ın kolonizasyon süreci olarak tanımlıyoruz.

Bu çok mu önemli? Değil. Ama hâlâ Türkiye'de, Kürdistan'ın şu anki durumunu ilhak olarak tanımlayanlar var.

Ezilen ulus, ilhak edilmiş ulus. Bir türlü, Kürdistan'la Türkiye Cumhuriyeti arasındaki ilişkiyi ‘sömürge-sömürgeci ilişkisi’ olarak tanımlayamayanlar var. Bu nedenle biz bu periyodizasyonu ve periyodizasyonlar üzerinden ilişkinin tanımını önemli görüyoruz.

Şimdi, 1847'den sonra Kürdistan eyaletinde sükûn sağlanabilmiş değildir. Mirlikler büyük ölçüde tasfiye edilmiştir. Ama Bedirhan Paşa başkaldırısından birkaç yıl sonra yeğeni Yezdan Şer'in başkaldırısı var ki o da oldukça geniş bir alanda ve ciddi bir başkaldırıdır Yezdan Şer başkaldırısı.

Periyot 4: Dinsel Kırılma-Dilsel Bölme ve Tarikatlar Siyaseti (1847 - 1914)

Mirliklerin tasfiyesinden sonra, Osmanlı İmparatorluğu, Kürdistan'da bir siyasi kaosla karşılaştı. Yani 16, 20 ya da 25 mirlik yerine statüleri farklı olmakla beraber binlerce aşiret de karşı karşıya kaldı Osmanlı İmparatorluğu. Bu aşiretler hem kendi aralarında hem Osmanlı paşalarıyla çatışmalara başladılar.

Buna çare olarak bir sahte ‘halifelik’ unvanı da var Osmanlı imparatorlarının. Halifelikle falan ilgisi yok. Yani bir sözde halife diyelim.

Bu sefer din üzerinden Kürdistan'ı yönetmeye yeltenir. Yani mirliklerin, mirliklerden doğan boşluğu din üzerinden kapatmaya çalışır. 19'uncu yüzyılda Kürdistan'ın neredeyse her tarafında, ciddi tarikat örgütlenmelerine rastlıyoruz. Bunlar başlangıçta Osmanlı İmparatorluğu'nun desteğiyle gelişmiştir.

Yani diyelim 17. - 18'inci yüzyıla baktığımızda, Kürdistan'da böyle yaygın, tarikat örgütlenmeleri yoktur. Bu örgütlenmeleri önemsemek lazım.

Yakın dönem Kürdistan tarihinde, ilk defa geniş yatay örgütlenmelerle karşı karşıyayız. Mirlikler daha çok belli bir teritoryada dikey bir örgütlenmedir. Askeri birlikleri vardır, o bölgeyi yönetirler, siyasi kurumdurlar. Ama (Kürdistan’ın) dikey örgütlenmeleridir bunlar.

 Tarikatlar öyle değil. Mirlik sınırlarına hapsolan örgütlenmeler değil. Ve Kürdistan'da ilk defa çok geniş yatay örgütlenmelerlen karşı karşıya kalıyoruz. Bu önemlidir.

Yani diyelim ki Nehri Medresesi, sadece Hakkâri civarında örgütlenmiyor. Nehri'den Van'a, Diyarbakır'a bilmem nereye kadar bütün sahada, Kürdistan sahasında, sadece Osmanlı Kürdistanı'nda değil, Safevi Kürdistanı'nda da örgütleniyorlar. Üç tane önemli medrese sayacağım. Başka medreseler de var.

Birincisi Nehri Medresesi, ikincisi Barzani Medresesi, üçüncüsü Berzenci Medresesidir. Berzenci Medresesi Kadiri'dir. Diğer iki medrese Nakşibendi'dirler. Aslında bu Nakşibendiler de daha önce Kadiriydiler. Sonra Mevlana Halid'le beraber Nakşibendi oldular.

Bir dönem sonra anlaşıldı ki bu, Kürdistan'da Osmanlı İmparatorluğu'nun denetiminde çalışması beklenen medreseler, ulusal fikirlerin, ulusal kültürün geliştiği kurumlara dönüştü.

1881-Şeyh Ubeydullah Nehri başkaldırısı bunun için önemlidir. Bu, Osmanlı İmparatorluğu'nun 47'den 81'e kadar önüne koyduğu Kürdistan'ı dini otoriteler üzerinden yönetme projesinin boşa çıktığını gösterdi.

Diğer iki medreselerden de iki tane büyük ayaklanma var. Biliyoruz onu. Yani Şeyh Abdüsselam Barzani'nin, Şeyh Mahmud Berzenci'nin... Çünkü bu medreselerde Kur'an Arapça olmakla beraber fıkıh, sohbetler, vaazlar Kürtçedir. Oralarda Ahmedê Xanî okutulur, Melayê CîzîrI okunur, Feqîyê Teyran okunur.

1881'de Şeyh Ubeydullah başkaldırısının dış devletlerin desteğiyle bastırılmasından sonra, Osmanlı İmparatorluğu, yeniden aşiretlere dönmüştür. 1890-91'de Hamidiye Alayları kurulmuştur.

Şimdi burada da önemli olan nokta şu: Gerek Türk tarihçileri gerek bazı Kürt yazarlar da Hamidiye Alaylarının özellikle Ermenilere karşı kurulduğunu, Ruslara karşı kurulduğunu iddia ederler.

Buralarda kullanıldıkları doğrudur. Ama esas olarak Hamidiye Alayları, Osmanlı İmparatorluğu'nun kolonisini yönetme mekanizmalarıdır. Bu alaylara katılan aşiretler, daha önceki başkaldırılarda yer alan güçlü aşiretler değildir.

Daha çok derme-toplama aşiretlerdir. Tamamına yakını Sünni aşiretlerdir. Bazı Rêya Heq ya da Alevi aşiretleri bunlara katılmak istese de imparatorluk buna izin vermez.

Bunu da şunun için hatırlatıyorum: Kürdistan'da yönetmemiz gereken iki temel farklılık var. Biri dini-dinsel, öbürü dilseldir.

Kürdistan sadece Müslümanların ülkesi değildir. Kürdistan'da Êzîdîler var, Aleviler var, Kürdistanlı Hristiyanlar var, Tanı-Tanımazlar var. Kürdistan bütün bunların ortak ülkesidir.

Kolonyalistler, bu dinsel ayrılıkları kullanmak için mühendislik planları yaparlar. Bu dinsel ayrılıklar hem 1514'te hem de Hamidiye Alaylarının kurulmasında, Kürdistan'daki bu farklı dinsel gruplar arasında ciddi bir kırılmaya yol açmıştır.

1514'ten sonra, Kürdistanlı Aleviler, Êzîdîler bu mirliklerin artık Osmanlı halifesinin emrinde olduklarını, kendilerine karşı kurulduklarını düşünmüşlerdir.

Bu Hamidiye Alaylarından sonra, hatta o tarikatların güçlenmesi döneminde de böyledir. Dinsel kırılmalara yol açıyor. O gün bugündür gerek Osmanlı İmparatorluğu gerek Türkiye Cumhuriyeti, bu dinsel ayrılıkları Kürdistanlı ulusal kurtuluş mücadelesine karşı kullanmaya çalışmıştır. Hâlâ kullanmaya devam etmektedir.

Bir diğeri de dilsel farklılıklardır. Kürtçe ya da Kürt dili, Kurmanci değildir. Kurmanci, Kürt dilinin Kürdistan'da yaygın kullanılan bir lehçesidir. Bunun yanında Kırdki, Kırmançki ya da Zazakî dediğimiz bir Kürtçe vardır.

Güney Kürdistan'da Soranî dediğimiz, yani, Soranî'yle Kurmancî aslında; işte, Yukarı Kurmanci, aşağı Kurmanci diye de ayrılabilir. Türk devleti bunu da kullanmağa çalışıyor. Yani, son dönemlerde "Zazalar Kürt değildir." teraneleri falan yürüdü. Dolayısıyla tarihe yaklaşırken biz Kürdistan devriminin perspektifiyle yaklaşmalıyız. Oradan bakmalıyız tarihe.

Yani, Şeyh Abdusselam Barzani başkaldırısı da var o arada. Başka başkaldırılar da var. Onları geçiyorum çok uzamaması için.

 

Periyot 5: Birinci Dünya Savaşı ve "Üçüncü Fetih" (1914 - 1923)

1914-18 savaşı bir emperyalist savaştır. Bu savaşa katılan bütün devletler emperyalisttir. Yani, savaşın bir tarafı Britanya, Fransa, İtalya'dır. Öbür tarafı Almanya, Avusturya, Macaristan ve Prusya İmparatorluğu'dur. Bunların tamamı emperyalisttir.

Burada emperyalizmin eski tanımını kullanıyorum. Yani, emperyalizm, imparatorluk sözcüğüyle aynı kökenden gelir. Bu anlamda her imparatorluk emperyalisttir.

Bu savaşa katılan bütün devletler, emperyalist amaçlar için savaşmışlardır. Dolayısıyla buradan bir Kürt-Türk ittifakı çıkarmak, Çanakkale ruhuna seslenmek, tarihi falsifikasyondur, tarihi altüst etmektir.

Çanakkale'de Osmanlı ordusunu yöneten Sanders adında Yahudi bir Alman generalidir. Mustafa Kemal onun komutası altında bir tepeyi savunmakla görevlidir. Çanakkale'ye giden Kürt askeri yok mudur? Vardır muhtemelen. Ama yani, Kürdistanlılar daha çok bu Doğu Cephesi'nde savaştırılmıştır, özellikle Rusya'ya karşı. Mesela, Sarıkamış'ta telef edilen on binlerce insanın büyük kısmı Kürt'tür.

Peki, buradan bir Kürt-Türk ittifakı çıkar mı? Çıkmaz! Yani, İngilizler de Anzakları getirdiler, Çanakkale'de savaştırdılar. Anzaklar da İngilizlerin tebaasıydı. Hiç kimse: “Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlerle Anzaklar arasında bir ittifak oluşturuldu.” demez, yani. Bu akla mantığa aykırıdır çünkü. Osmanlı İmparatorluğu da kendi tabiiyeti altında olan Kürtleri savaşa sürmüştür.

Birinci Dünya Savaşı'nda şehit yoktur. Kaybedilmiş milyonlarca insan vardır. Bir din savaşı asla değildir. Osmanlı İmparatorluğu'nun her iki müttefiki de Hristiyan'dır. Savaştığı diğer devletler de Hristiyan'dır.

Hilafet, yani, sözde ‘hilafet’ makamı kullanılarak, bölgedeki bütün Müslüman ülkelerden insanları savaşlara sürmüştür Osmanlı İmparatorluğu.

Ama nasıl ki bir Arap-Türk ittifakından söz edilemezse bir Kürt-Türk ittifakından da söz edilemez.

Aşiretin Kürdistan toplumu içindeki önemi

Böyle büyük tarihsel olayları tek faktörle açıklamak doğru değildir. Ermeniler de zamanında birçok krallık kurmuşlardır. Diyelim ki 1915'te bir Ermeni krallığı olsaydı, belki bu Ermeni jenosidini önleyebilirdi. Aşiret olmadan da krallık jenosidi önleyebilirdi.

Ama yani, aşiretin Kürdistan toplumu içindeki önemini çok iyi kavramak lazım. Yani, 1923'ten bu yana zamana yayılan bir jenosit var Kuzeybatı Kürdistan'da. Aşiretler bunu engelleyemedi. Dolayısıyla onu sadece aşiretler üzerinden, okumamak lazım.

Aşiretler bir tür binlerce yıldır demeyeyim de hadi, yüzlerce yıldır diyeyim, Kürt toplumunun varoluş formudur. Bu form, Kürt dilini, Kürt kültürünü, Kürt dayanışmasını, yardımlaşmasını... Çünkü aşiret yapısı, çeşitli komünal özellikler de taşıyan bir yapıdır. Yani, iç yardımlaşmayı, paylaşmayı esas alan yapılardır. Bu son yıllarda gördüğümüz bozulmuş halleri üzerinden değerlendirmemek lazım.

Dolayısıyla, yani aşiretler, Kürt toplumunun temel varoluş biçimleridir. Bugüne kadar toplumumuzu korumuştur. Moderniteye kadar aşiretler, Kürt toplumunun varlığını, dilini, kültürünü taşımıştır. Aşiretler, konfederasyonlar, birlikler üzerinden.

Burada belki şunu ilave edip bitireyim. Kürt dilinin günümüze kadar ulaşmasında bu yapı çok önemlidir. Kapalı bir yapıdır görece.  Ve bu dili, kültürü korumakta çok önemli bir fonksiyon görür.

Son 50-60 yılda, Kuzeybatı Kürdistan toplumu da dışa açıldı. Yani, 50 yıl önce Kürdistanlıların %75'i köylerde yaşarken günümüzde %75'i şehirlerde yaşıyor.

Dolayısıyla artık dili koruma görevi siyasetindir. Kapalı toplum yapımız çözüldü. Kendi doğallığında artık bu dili koruyamaz. Bu dili koruma görevi siyasi bir görevdir. Hedefi devletleşmek olmalıdır. Binlerce dil ortadan kalkmıştır. Bunlardan hiçbiri devletli bir toplumun dili değildir. Dolayısıyla, o klasik kapalı toplum yapımızın günümüze kadar getirdiği şeyleri biz ancak devletleşerek geliştirebiliriz.

 

1923'ün temel özelliği şudur:

Kürdistan'da ne İstanbul Meclisi ne Ankara Meclisi Kürdistan'ı yönetebilir durumda değildir. Dolayısıyla bu bir geçiş dönemidir.

Yani, Kürdistan'ın, diyelim, Kuzeybatı Kürdistan'ın tamamında ne Ankara Meclisi ne İstanbul Meclisi egemendir.

Bu savaş, 1919-23 arası çatışmalar diyelim. Doğru dürüst bir savaş da yoktur 1919-23 arasında. Bir ulusal kurtuluş mücadelesi asla değildir.

Bu savaşı sürdürenler Osmanlı İmparatorluğu'nun paşalarıdır. Yani, daha bir yıl önce, dört yıl boyunca emperyalist bir savaşta imparatorluğu yöneten kadrolardır. Emperyalist kadrolardır. Emperyalist kadroların bir ulusal kurtuluş savaşı vermeleri akla, bilime, mantığa aykırıdır.

1923'te Kemalistlerin yaptıkları tek şey, kaybettikleri bir savaşta, zararı aza indirme çabasıdır.

1923'ten sonra kurulan cumhuriyet Osmanlı'nın devamıdır. Osmanlı'nın bütün borçlarını kabul etmiştir. Bu cumhuriyetin bütün kurucuları, hem fikir babaları hem askeri paşaları Osmanlılıdır. Dolayısıyla burada bir ulusal kurtuluş mücadelesinden söz etmek akla aykırıdır. Tam tersine, bu yeni bir işgal hareketi, Kürdistan'ın üçüncü defa fetih hareketidir.

Bir savaşa girmişsin. Savaşta yenilirsen bunun bedelini ödersin. Bu bedeli sadece Osmanlı İmparatorluğu ödememiştir:

Prusya, Versay Anlaşması'yla Osmanlı'nın ödediğinden çok daha ağır bedeller ödemiştir. Avusturya-Macaristan, Avusturya ve Macaristan olarak ikiye bölünmüştür. Bütün sömürgeleri İngilizlere, Fransızlara devredilmiştir. Hiçbir aklı başında Alman buradan bir ulusal kurtuluş savaşı çıkarmaz.

Fakat bu resmi tarih dediğimiz tümüyle ideolojiktir  ve kitleler arasında kendi egemenliğine rıza üretme peşindedir.

Dolayısıyla karşımıza bir ulusal kurtuluş mücadelesi hikâyesi çıkardılar. Yetmedi. Artık, Öcalan da Milli Mücadele'den, Misak-ı Milli'den falan söz etmeye başladı.

Türk Milli Mücadelesi, Kürdistan'da kolonilizasyonu sürdürerek bunu jenosidal bir forma dönüştürme mücadelesidir. Türk Milli Mücadelesi'nin Kürdistan'daki anlamı bu kadardır.

1923'te de bir Kürt-Türk ittifakından söz etmek doğru değildir.

Bu cumhuriyet iki darbeyle kurulmuştur. Darbelerin ilki, İstanbul Meclisi'ne karşı Ankara Meclisi'ni kurmaktır. İkincisi, 1923'te Lozan görüşmeleri devam ederken Mustafa Kemal'in Birinci Meclis'i feshetmesidir. Bu da ayrı bir darbedir.

Oluşturulan yeni meclis, içindeki tüm muhalifleri tasfiye etmiş, tümü, yani, Kürdistan milletvekili olarak Diyarbakır, Antep, Urfa, Van, Hakkâri olarak gönderilen milletvekillerinin büyük çoğunluğu da Kürt değildir. Bu darbeyle kurulmuş bir cumhuriyetten söz ediyoruz.

Burada bir nokta da şudur: Bizim cumhuriyete bir itirazımız yok. Bu cumhuriyetin demokratikleştirilmesi lazım.

Şimdi birincisi; biz, bu cumhuriyete karşıyız. Bu cumhuriyetin demokratik olup olmamasına değil, bu cumhuriyetin Kürdistan'daki varlığına karşıyız.

Türk Egemenlik Sistemi, bu cumhuriyet üzerinden, 100 yıldır zamana yayılmış bir jenosit uygulamaktadır Kürdistan'da. Bu, Milli Mücadele'nin, Misak-ı Milli'nin, sözde Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın sonucudur.

Buradan hiçbir türlü Kürt-Türk ittifakı çıkarmak mümkün değildir. Şimdi burada şu söyleniyor: "Bazı Kürt aşiretleri Mustafa Kemal'le birlikte savaşmamışlar mıdır?" Savaşmışlardır.

Bunun da birçok nedeni var. Bazı Kürt aşiretleri de Mustafa Kemal'e karşı savaşmıştır aynı dönemde. 1920-21 Koçgiri başkaldırısı bunların en bilinenidir.

Bütün Kürt aşiretleri toplanıp Mustafa Kemal'le bir ittifak kurmuş falan değildir.

Orada Kemalistlerin kullandığı en önemli argüman; Sevr'den sonra bizim, -Kuzey Kürdistan- Kuzeybatı Kürdistan dediğimiz bölgenin önemli bir kesimi, emperyalistler tarafından Ermenistan olarak kodifiye edildi.

Ermenilerle Kürtler arasındaki ilişkilere giremeyiz. O uzun bir konu, başlı başına bir problem konusu.

Ama Mustafa Kemal'in Kazım Karabekir'e gönderdiği mektuplar var, telgraflar var. Diyor ki: "Özellikle Ermeni meselesini kullanın. Eğer biz ayakta kalamazsak; Batılılar, Ermeni jenosidinin intikamını sizden alır. Zaten Kürdistan'ın önemli bir bölümünü de o ‘vilayet-i sitte’ dedikleri altı büyük Kürdistan ilini de Ermenistan yapacaklar." falan diyorlar. Bu bir kırılma noktasıdır. Bu, birçok aşiretin ya da bir kısım aşiretin, Kemalistlerle iş tutmasına neden olmuştur. Bunu yadsımıyoruz.

Ama 1923'ten bir Kürt-Türk kardeşliği ya da bir Kürt-Türk ittifakı çıkarmak, hele bir ulusal kurtuluş mücadelesi çıkarmak tümüyle kolonyalist bir yaklaşımdır. Dolayısıyla buna niye "üçüncü fetih" diyorum? Çünkü 1923'te her iki hükümet de, Ankara hükümeti de İstanbul hükümeti de Kürdistan'da egemen değildiler. 1923'teki çatışmalar sonunda Kürdistan'ı üçüncü defa fethettiler. Bu sefer kolonyalizmden de öte jenosidal bir sistem kurdular. İşte, 1924 Anayasası onun için yazıldı.

Kürtlerin ulus-ülke hakikatleri ortadan kaldırılmaya programlanmış bir cumhuriyetle karşı karşıyayız. Biz bu cumhuriyetin kendisine karşıyız.

Dolayısıyla, yani, hani, sanki cumhuriyet çok iyi bir şeymiş gibi parlatılıp "Biz de bunu bir de demokratikleştirirsek mesele kalmaz." demek- Türk egemen aklıyla düşünmek demektir. Dünyadaki devletlerin çok büyük çoğunluğu cumhuriyettir. Demokratik olanı da olmayanı da. Yani, sonuçta İran'daki de İran İslam Cumhuriyeti'dir. Suriye de cumhuriyettir, Irak da cumhuriyettir.

Mesele, bu devletin Kürdistan'daki varlığını tanımlamak ve ona uygun bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermektir.

 

Dördüncü Fetih Girişimi ve Siyasal Görevler

Şimdi birincisi, bu Öcalan'ın süreci değil. Bu bir devlet projesi. Bu devlet projesi sadece Kuzeybatı Kürdistan'da ulusal kurtuluşçu mücadeleyi geriletmeye dönük bir proje değil, ilk elde Kürdistan'ın üç parçasını hedefleyen bir proje. ABD-İran savaşının sonucuna göre Doğu Kürdistan'la da ilgili hesapları olan bir projedir. Bu bir devlet projesidir. Bu bir fetih girişimidir.

Yani, Kuzeybatı Kürdistan'ı yeniden fethetmeleri diye bir durum yok. Zaten 100 yıllık jenosidal bir sistem sürdürüyorlar burada. Fakat bu projenin kapsamı Kürdistan'ın her dört parçasını içeriyor. Bu nedenle: “Bir fetih girişimidir.” diyorum. “Fethedilmiştir asla demiyorum. Fethedilemeyeceğini düşünüyorum.”

Bunun ilk ayağı Küçük Güney, Güneybatı Kürdistan ya da Batı Kürdistan diye ifade edilen parçaydı. O parçada birçok istediklerini aldılar ama orada hâlâ son sözün söylenmediğini düşünüyorum.

Böyle düşünmemin temel nedeni, HTŞ Gulani, yönetiminin Suriye'de yeni bir ulus oluşturamayacaklarını düşündüğüm içindir.

Bu rejimin Suriye toplumu içindeki kitle desteği %20-25 civarındadır. Arap Nusayriler, Aleviler, Dürziler, Kürtler, Hristiyanlar, Ermeniler, Süryaniler, bu rejimin kendileri için bir düşman rejim olduğunun bilincindedirler.

Ayrıca Suriye bir savaş alanıdır. Şu anda, HTŞ dediğimiz yapı kimine göre 12, kimine göre 16 çeteden oluşan bir yapıdır.  21'inci yüzyılda böyle bir çete, kalıcı olamaz.

Suriye ulusunu oluşturmak mümkün olsa idi buna en uygun ideoloji Baas ideolojisiydi. Arap milliyetçisi bir ideolojiydi. Moderndi, sekülerdi. Onun 60 yılda, 70 yılda oluşturamadığı ulusu, bu çetelerin oluşturabileceğini düşünmüyorum. Onun için orada evet, Türkiye devleti HTŞ suretinde Halep'ten başlayarak Güneybatı Kürdistan'a saldırmıştır. Önemli kazanımlar elde etmişlerdir. Ama bu savaş sürüyor.

Güney Kürdistan'a dönük bir yanı var bu projenin. Güney Kürdistan'da şu anda durum şudur: Her iki partimiz, Kürdistan Demokrat Partisi ve YNK ve diğer partiler, Doğu Kürdistan teritoryasının ancak %45'inde egemendirler. %45'i Heşd-i Şabi ve Bağdat'ın işgali altındadır.

Türkiye'nin işgal ettiği bölgeler var. Onlarca askeri yerleşke kurmuşlar orada. Bamerne'de bir tank taburları var. Başika'da askeri varlıkları var. Türkmen kartını oynuyorlar. "Kerkük Türkmen yurdudur." demeye başladılar.

İkinci hedef orasıdır. Şu anda bu Bahçeli-Öcalan sürecinin beklemede olmasının bir nedeni de ABD-İran savaşının nasıl sonuçlanacağını bekliyor olmalarıdır. Dolayısıyla muhtemelen ekimde toplanacak MGK da iki ay daha tehir edecek. "Henüz tespit edemedik." diyeceklerdir.

Bunu bir fetih girişimi olarak değerlendirmemin nedeni bunun Kuzeybatı Kürdistan'la sınırlı olmamasıdır.

Türkiye, ne Güney Kürdistan'ın, ne Güneybatı Kürdistan'ın egemen devleti değil. Ama bu projenin hedefinde, bütün Kürdistan parçalarını kendi hegemonyası altına almak istemesi, işgal eder ya da etmez ama kendi hegemonyası altına alma hedefi vardır. Yani bunun formu savaşa bağlıdır. Ben bunun başarıya ulaşmayacağını düşünenlerdenim.

Öcalan'ın çağrısı, Öcalan'ın kendi çağrısı değildir. Bakın, o çağrının bir bölümünde şunu söylüyor: "Ayrı devlet, federasyon, otonomi, kültüralizm, tarihsel toplum sosyolojisiyle uyuşmamaktadır."

Bunun anlamı nedir? Kürtler bir millet değildirler. Zagros, Dersim kültür kalıntılarıdır. Kürtçe fonksiyonel bir dil değildir tezlerini bir arada değerlendirdiğimiz zaman bu bir denasyonalizasyon girişimidir. Kürtleri millet olmaktan çıkarma çabasıdır. Bunun için buna fetih girişimi diyorum.

Yani sen bir millette bütün kolektif hakları uygun görmezsen, layık görmezsen onları millet olmaktan çıkarmaya çalışıyorsun demektir.

Entegrasyon dediğimiz şey bunun aracıdır. İki millet arasında entegrasyon olmaz. İki millet arasında kardeşlik de olmaz.

Yani bu kardeşlik sözcüğünün siyasal literatüre girişi Fransız Devrimi'yle beraberdir. O zaman da özgürlük, eşitlik ve kardeşlik üçü bir arada söylenirdi. Fransız Devleti'nin kendi vatandaşlarına vaadiydi o.

Bir başka millete kardeşlik teklifi olmaz. Yani iki millet arasında savaş olur, barış olur, komşuluk olur, iyi komşuluk olur, kötü komşuluk olur. Ama eğer sen iki millet arasında entegrasyondan söz ediyorsan, bir milleti millet olmaktan çıkarıp, egemen milletin içine almaya çalışıyorsundur.

Şimdi bu proje sadece Kuzeybatı’da sürmüyor. Küçük Güney’de, Güneybatı Kürdistan'da da entegrasyon diyorlar.

Şimdi Güneybatı Kürdistan, HTŞ rejimine niye entegre olsun? Ağızlarından düşürmedikleri demokratik, bilmem komünal yaşam falan. Bunun HTŞ rejimiyle ne tür bir ilgisi olabilir? Hani, karşında iyi komşuluk tasarlayabileceğin bir düşman da yok. Karşında eninde sonunda seni ortadan kaldırmaya çalışan bir düşman devlet var.

Bu arada, Güney Kürdistan yöneticilerinin pozisyonunun son derece tehlikeli ve sakıncalı olduğunu da söyleyeyim.

Güney Kürdistan yöneticileri ha bire Türkiye'de entegrasyon, Suriye'de entegrasyonu savunurlarsa yarın öbür gün ABD-İran savaşının sonuçlarına bağlı olarak orada da “Siz de Bağdat'a entegre olun.” denilecektir. Zaten bunun işaretleri de var. Şu anda önlerinde bir sorun, İsrail ve ABD'nin sorun yaptığı Heşd-i Şabi çeteleri var.

O çeteler bir tarzda Bağdat'a entegre edilirse geriye kalan entegre olmayan bir tek peşmerge güçleri kalır. Dolayısıyla bir an önce, güneyli kardeşlerimizin, peşmergeleri Peşmerge Bakanlığı'na bağladılar. Umarım oradan bir milli orduya dönüştürürler.

İki yıldan sonra bir ulusal hükümet kurmaları, ulusal program ilan etmeleri ve bu savaşta Kürdistani ulusal bir tavır almalarını umut ediyoruz.

Çünkü onların bu tutumları, Güneybatı Kürdistan'daki yenilginin de nedenlerinden biridir. Yani Güneybatı Kürdistan'daki bu durum, sadece PYD, YPG, YPJ'nin Türk devletinin tehdidi ve Öcalan'ın, müdahalesiyle bu hâle gelinmedi.

On beş tane partinin oluşturduğu bir ENKS var. Onlara bağlı olduğu söylenen sayılarını bilmediğimiz Roj Peşmergeleri var.

Güneybatı Kürdistan'a Türkiye HTŞ üzerinden saldırdığı zaman; bunlar, vatan savunması diye bir görevlerinin olduğunu düşünmediler. Bu Gulani ile yapılan entegrasyon anlaşmasını Nêçîrvan Barzani öve öve bitiremiyor.

Aynı tehlike Doğu Kürdistan için de var. Bu süreci aşağıdan, yavaştan almalarının bir nedeni odur. Ben PKK'nın tüm askeri varlığının çözülüp geleceğini düşünmüyorum. İçeride Öcalan ağına bağlı olarak gelenler bizim tepemizde siyasi komiserlik yapmaya çalışacaklar.

Son dönemde PKK medyasında, Öcalan, Yavuz Sultan Selim'i ve İdris-i Bitlisî'yi övmeye başladı. "Yeni Yaşam" gazetesinde Abdülhamit ve Hamidiye Alayları övülmeye başlandı.

Dışarıda kalanların Türk devletiyle, çalışma riski büyüktür, özellikle Doğu Kürdistan söz konusu olduğunda. Bu fetih girişimi, başarısızlığa uğrayacaktır. Bizim işimiz, bunu başarısızlığa uğratmaktır.

 

2013-15 şehir savaşları, yani, ayrı bir program konusu olabilir.

Orada eğer bu fetih girişimiyle bağlayacak olursak bir tane önemli mesele var: Suruç'tan başlayıp Ceylanpınar, Derik, Kızıltepe, Nusaybin, Cizre, Şırnak... Kürdistan'ın diğer parçalarına bitişik Kuzeybatı Kürdistan parçalarıydı. Burası doğal Kürtlüğün mekânlarıydılar. Buraları tahrip ettiler.

Buna bir hazırlık mıydı? O konuda bir şey söyleyemem. Ayrı bir program konusu olursa tartışırız bunu da.

Dördüncü fetih girişimini başarısızlığa uğratmak boynumuzun borcu olsun.

Son sözlerim şudur: Çoğu zaman dinleyenler çok böyle umutsuz, karanlık bir tablo çizdiğim algısına kapılıyorlar. Bu doğru değildir. Kürdistan devriminin önü açıktır. Bölgede savaş daha uzun yıllar boyunca devam edecektir.

Eldeki kazanımları korumak ve savaşa hazırlanmak ulusal kurtuluşçuların temel görevidir. Kuzeybatı Kürdistan'da, yeni örgütler, yeni kadrolar, yeni siyasilere ihtiyacımız var.

Dünya, son 35 yılda büyük ölçüde değişti. Bölge de değişiyor. Kürdistan da değişiyor. Bu yeni duruma eski kadroların, eski düşünce yapısının, çare bulması oldukça zordur. Bunu çözebilecek olan Kürdistan gençliğidir. Kadını erkeğiyle Kürdistan gençliğidir.

Dolayısıyla Kürdistan gençliğinin özellikle Kuzeybatı Kürdistan'da inisiyatif alması, yeni örgütler, yeni mücadele tarzları... Yani, 2026'da 1976'daki düşündüğümüz mücadele tarzlarıyla mücadele edilemez artık. Kürdistan sosyolojisi değişmiştir. Siyaset bir sosyoloji üzerinden yapılan bir faaliyettir.

Dolayısıyla her zamanki gibi Kürdistan gençlerine, kadınlı erkekli genç insanlara çağrı yapıyorum. Önümüz açıktır. Bağımsız Birleşik Kürdistan hayal değildir. Devletleşme hedefiyle siyasi ve örgütsel, örgütlü mücadeleye katılmaya çağırıyorum. Seni de bütün Kürdistan gençlerini de. 


Dildar TV 18.09.2026

Posted in: Tirki

Comments

There are currently no comments, be the first to post one!

Post Comment

Name (required)

Email (required)

Website

BAĞIMSIZLIKÇI BİR PERSPEKTİFLE TARİHTE ”KÜRT-TÜRK İLİŞKİLERİ”
Fuat Önen
BAĞIMSIZLIKÇI BİR PERSPEKTİFLE TARİHTE ”KÜRT-TÜRK İLİŞKİLERİ”
Eldeki kazanımları korumak ve savaşa hazırlanmak ulusal kurtuluşçuların temel görevidir. Kuzeybatı Kürdistan'da, yeni örgütler, yeni kadrolar, yeni siyasilere ihtiyacımız var.

DEVRİMCİLERİN GÜNDEMİ VE ”ÇERÇEVE YASA”
Fuat Önen
DEVRİMCİLERİN GÜNDEMİ VE ”ÇERÇEVE YASA”
Doğru, sadece bir bilgi meselesi değil, aynı zamanda bir güç, pratik eylem meselesidir. Bizim ikna edici olmamamızın temel nedenini de örgütsüzlükte ve yeterince eylemlilikte olmamakta aramalıyız. Şimdi bunun birçok nedeni var. Bir neden üzerinde ...

DARBELER CUMHURİYETİNDE, DARBE İÇİNDE DARBE
Fuat Önen
DARBELER CUMHURİYETİNDE, DARBE İÇİNDE DARBE
2016'da bir darbe olmadı, bir darbe teşebbüsü oldu. Gülen cemaatinin ordu içindeki farklı eğilimlerle beraber gerçekleştirmeye çalıştığı bir darbe vardı.  Bu darbe teşebbüsü, cemaatin içine sızan, MİT personelleri aracılığıyla önceden haber ...

ENTEGRASYON
Fuat Önen
ENTEGRASYON
Mevcut işgalci devlet sınırları içindeki çözümleri artık, Kürdistan'daki siyaset sınıfı elinin tersiyle itmelidir! Kürdistan meselesi hiçbir işgalci devletin sınırları içinde çözülebilecek bir mesele değildir! Kürdistan meselesinin çözü...

Kıro'nun Türk Cumhuriyeti'ni Demokratikleştirme Misyonu
Kamal Soleimani
Kıro'nun Türk Cumhuriyeti'ni Demokratikleştirme Misyonu
Öcalan'ın devletle kurduğu ilişki, klasik anlamda eşitler arası bir pazarlık olarak kavranamaz. Burada söz konusu olan, devletin Kürt siyasetini ontolojik olarak "terör" kategorisine indirgeme yetkisini fiilen kabul eden ve Kürt siyaset...

Acaba “dinî caşlık” Güney’de yalnızca bireysel bir sapma mıdır?
Kamal Soleimani
Acaba “dinî caşlık” Güney’de yalnızca bireysel bir sapma mıdır?
Bu çerçevede, Tom Barrack gibi aktörlerin federalizme karşı açıklamaları, çoğu zaman Amerikan perspektifinden ziyade Türkiye’nin stratejik önceliklerini yansıtmaktadır. Donald Trump’ın bu tür meselelerde tutarlı ve bütünlüklü bir strateji...

Kurdistan’da Birlik Arayışları
Fuat Önen
Kurdistan’da Birlik Arayışları
Hiçbir örgüt başkasının açmazlarıyla güçlenmez. Her hareket kendi mücadelesi, kendi çabasıyla güçlenebilir. Ve eğer PKK'nin silah bırakması Kürdistani güçlere yarayacak olsa zaten devlet böyle bir talepte bulunmaz. Dolayısıyla bütün siyasal grupl...

Uydurma Bir “İhanet” Öyküsü: Mir Bedirhan ve Yezdan Şêr Olayı
Ahmet Kardam
Uydurma Bir “İhanet” Öyküsü: Mir Bedirhan ve Yezdan Şêr Olayı
On beş yıl önce, 2011’de yayımlanmış Cizre Bohtan Beyi Bedirhan: Direniş ve İsyan Yılları başlıklı kitabım üzerinde çalışırken Bedirhan Bey’in 1847’de Osmanlı ordusuna yenilip teslim olmak zorunda kalmasının nedeninin, yeğ...

KÜRT ULUSAL POTANSIYELİ: KAZANIMLAR, KIRILMALAR VE YENİ YOL ARAYIŞI
Fuat Önen
KÜRT ULUSAL POTANSIYELİ: KAZANIMLAR, KIRILMALAR VE YENİ YOL ARAYIŞI
Son 10 yılda; Kobani direnişinde, özellikle peşmergelerin Kobani'ye girişinde; 2017 bağımsızlık referandumunda ve bugün görüldüğü üzere; Kürdistan'ın dört parçasında, dünyanın dört bir yanındaki Kürtler, bir ulusal hedefe kilitlendiler. Bu, e...

"Bakur-Rojhelatê Sûrîyeyê"
Fuat Önen
"Bakur-Rojhelatê Sûrîyeyê"
Şer, sîyaseta bi alavên şîdetê tê meşandin e. Sîyaseta te ne dirust be şervanî encam nagire. Siyaset dirust be lê ne şerbaz be jî encam nagire. Divê em diyalektîka şer û siyasetê baş fahm bikin.

Page 1 of 28First   Previous   [1]  2  3  4  5  6  7  8  9  10  Next   Last   
123movies