Entegrasyon, bir sistem içinde; kişileri, grupları, parçaları uyumlu ve birleşik hale getirmektir. Bu yeni bir kavram değil. bütün devletlerin farklı zamanlarda, farklı şekillerde entegrasyonist politikaları vardır.
Birkaç çeşidinden söz edebiliriz: Ekonomik entegrasyon, teknolojik entegrasyon, kültürel entegrasyon, sosyal entegrasyon gibi başlıklar altında değerlendirebiliriz.
Bu, yeni bir şey değil. Bütün burjuva devletler kendilerini tüm toplumun temsilcisi olarak lanse ettikleri için toplum içinde buna dönük bir rıza üretmeye çalışırlar ve bu da kişileri, toplulukları, sistemle birleştirme, bütünleştirme çabası anlamında entegrasyonist politikalardır.
Ekonomik entegrasyon artık devlet sınırlarını da aşmıştır. Yani; Batılı büyük tekellerin, kartellerin, Asya'da, Uzakdoğu'da, yaptıkları üretim faaliyetleri var. Üretim faaliyetini üretimden satışa kadar bütün organları birbirine bağlı hale getiriyorlar. Bunlar entegre sistemlerdirler.
Sosyal ve kültürel entegrasyon; birbirinden, kısmen farklı olsa da benzer içeriklere sahiptir. Sosyal entegrasyonda toplumun çoğunluğundan ayrık olan grupları, kesimleri toplum bütününe entegre etmek anlamına geliyor. Bu anlamda entegrasyon hukuki olmaktan çok kültürel bir kavramdır.
Bazı ülkelerde; özellikle, Amerika Birleşik Devletleri ve Güney Afrika'da ayrıştırıcı (segregasyonist) yasalar vardı bir dönem. Buralarda bir hukuki mesele olarak da karşımıza çıkıyordu. Bu ayrıştırıcı politikalar ya da işte kanunlar, toplumun çoğunluğu içinde azınlık olanlara: "Siz azınlıksınız, örneğin siyahisiniz." Yaşadıkları mekanlardan okullara kadar hepsini ayırıyorlardı. Bunlar artık tarihte kaldı.
Türkiye benzeri ülkelerde; böyle, ayrıştırıcı yasalar yoktur. Çoğu kimse buna bakarak; işte: ”Türkiye'nin azınlıklar meselesinde daha demokratik olduğunu düşünür ve söyler.” Gerçek bunun tam tersidir.
Türk Egemenlik Sistemi, Güney Afrika'dakinden ve Amerika Birleşik Devletleri'nin siyahlara karşı geçmişte uyguladığı politikalardan çok daha ırkçı ve jenositçi bir sistemdir. Çünkü Güney Afrika'da beyazlar: "Sizler siyahsınız ve biz sizden üstünüz. Onun için biz sizi yöneteceğiz, asla karışmayacağız." diyorlardı. Ama siyahi toplumun varlığını reddetmiyorlardı. Amerika Birleşik Devletleri'nde de bu böyleydi.
Türkiye'de ise Türk Egemenlik Sistemi, örneğin; Kürt ulusunun, Kürt halkının, ulus-ülke hakikatini reddeden bir sistemdir. Yani eğer ayrıştırıcı bir politika olsa diyeceklerdi ki: ”Siz Kürtsünüz, birbirimize karışmayalım.” diyeceklerdi ama Kürdün varlığını kabul etmiş olacaklardı. Bunun yerine, Kürt yoktur, Kürtler dağlı Türklerdir ve buna benzer Güney Afrika'daki Apartheid rejiminden, çok daha ırkçı ve jenosidal bir sistem oluşturdu.
Türk Egemenlik Sistemi, özellikle; 1990'dan sonra, derin bir yapısal krizle baş başadır. Kriz denildiği zaman herkes bunun ’ekonomik kriz’ yanına vurgu yapar. Oysa Türk Egemenlik Sisteminin yapısal krizi, ’siyasi ve ideolojik’ bir krizdir.
Türk egemenlik sisteminin Kürdistan'a dönük ideolojik argümanlarının hepsi 90'lı yılların başından itibaren çökmüştür. 1923'ten 93'e kadar: ”Kürt yoktur, bunlar dağlı Türklerdir, Kürtçe diye bir dil yoktur.” diyorlardı.
Ama Birinci Körfez Savaşı'ndan sonra Güney Kürdistan realitesinin görünür hale gelmesi, o arada 1984-90 arasında yürütülen silahlı mücadele, bu ideolojik paradigmayı göçertti.
Şimdi o dönemden itibaren Türk egemenlik sisteminin sözcülerinin sözlerine bakalım. Bu Özal'dan başlar: ”Federasyon da tartışabiliriz.” demişti.
Demirel ve İnönü, 1993'tü sanıyorum, Diyarbakır'a geldikleri zaman: ”Kürt realitesini tanıyoruz.” dediler. Tansu Çiller: “Bask modelini tartışabiliriz,” dedi. Mesut Yılmaz: ”Avrupa Birliği'nin yolu Diyarbakır'dan geçer.” dedi. En son Tayyip Erdoğan 2005'te: ”Kürt sorunu vardır ve bu benim de sorunumdur.” dedi.
Bunlar ’tesadüf’ değil. Hepsinin 1990'dan başlayarak peşi sıra gelmeleri bir ’tesadüf’ değildir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ’kuruluş kodları’, Kürdistan'a dönük ’kuruluş kodları’ iflas etmiştir.
Hemen güneyinde, 2003-2005'ten sonra, şeklen de olsa federe bir Kürt bölgesinin oluşması, 2011'den sonra, Küçük Güney’de kantonlar üzerinden de olsa, Güneybatı Kürdistan'ın sınırlarının görünür hale gelmesi, Doğu Kürdistan'da son dönemlerde özellikle Jina Emîni dönemindeki raperînler, en son geçen yıl başlayan raperînler, Türk egemenlik sisteminin, eskisi gibi yürüyemeyeceğini onlara da göstermiştir.
Bir yol arayışındadırlar. Buna bir çözüm bulmak durumundadırlar. Buldukları yol şudur: ”Tek tek Kürtler vardır ama Kürt milleti yoktur. Kürdistan asla yoktur.” Yani bu cumhuriyetin 100 yıllık dönem boyunca katettiği mesafe bu kadardır. Kürt yokturdan Kürt milleti yoktur, Kürdistan yoktur ama tek tek Kürtler vardır noktasına gelmişlerdir.
Ancak 90'lardan bu yana, yani Sovyetlerin çözülmesiyle, dünya düzeni de çözüldüğü için dünya yeni bir düzen arayışındadır. Birinci, ikinci savaşlarda olduğu gibi bu dönemde de yeni bir dünya düzeni ancak bir dünya savaşıyla mümkündür.
Bu nedenle ben 90'lardan bu yana başlayan, çatışmaları ilan edilmemiş bir Üçüncü Dünya Savaşı olarak değerlendiriyorum. Başlangıçta Sovyet coğrafyası ve Doğu Avrupa odaklıydı. Daha sonra Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Mısır bu savaşın cepheleri haline dönüştü. Kürdistan da her dört parçasıyla bu üçüncü savaşın cephe ülkesidir.
Bunun nedeni şudur: “Kürdistan sadece enerji kaynakları bakımından değil, su kaynakları bakımından çok önemli bir ülkedir ve üçüncü olarak da enerji yollarının tam ortasında bir ülkedir.”
Bu dünya savaşları, enerji kaynaklarını ve enerji yollarını kontrol altına almak savaşlarıdır. Bunları kontrol altına alan süper güç, kendisini dünyaya tanıtıp, kendi çıkarları doğrultusunda bir yeni dünya düzeni oluşturur. Şu anda dünyada bir düzen yoktur. Dünya düzensizdir, bir düzen arayışındadır.
Şimdi Kuzeybatı Kürdistan'daki gelişmeleri sadece Türkiye'yle sınırlı olarak ele almak doğru değildir. Çünkü Kürdistan meselesi, ilk elde dört ulusu ilgilendirdiği için uluslararası bir meseledir. Dört devleti değerlendirdiği için de devletlerarası bir meseledir.
Türk devleti, doksanlardan sonra, niye böyle bir yapısal krizle karşı karşıya geldi? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, Birinci Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya düzeni ve bunun dayandığı devletler sistemi içinde bir korsan devlet olarak kurulmuştur.
1923'te bu devletin ne bir milleti vardı ne de bir ülkesi vardı. Bu devlet aygıtı üzerinden bir ulus oluşturma ve burayı bir ülkeye dönüştürmeye çalışıyorlar. Yüz yıldır bunu başaramadılar.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da Türkiye Cumhuriyeti ayakta kalmak için NATO'yu kurtuluş kapısı olarak görmüş, NATO'ya üye olup, ikinci savaştan sonra kurulan dünya düzeninin bir parçası haline gelerek, kendi bekasını sağlamaya çalışmıştır.
Şimdi bu Üçüncü Savaş’ta, Türk siyaseti tepeden ikiye bölünmüştür. Yani doksanlardan bu yana olup bitenlere baktığımız zaman, bunu çok net görürüz. Bir taraftan cumhuriyetin kuruluş kodlarını esas alan ve her tür reform çabasına şiddetle karşı çıkan bir siyaset kanadı var Türkiye'de. Bunu daha çok CHP ve derin devlet, Ergenekon diye tanımlanan kesim üzerinden, tanımlayabiliyoruz.
Öbür taraftan, devletin bekasını ’görece’, hiç olmazsa şekli değişikliklerde gören bir akım var. Hatırlarsınız, Turgut Özal, Birinci Körfez Savaşı'nda: "Bir koyup beş alacağız," dedi. Genelkurmay Başkanı istifa etti. Buna tepki göstererek istifa etti.
2003'te ABD'nin Irak işgali sırasında, AKP ABD ve Batı dünyasıyla uyumlu bir siyaset izlemek adına, ABD askerlerinin Türkiye üzerinden Irak'a girmesini sağlamak için Meclis'e bir tezkere getirdi. Karşı tarafın güçlü direnişiyle karşılaşıp, o tezkere Meclis'ten geçmedi.
Bu ’iki kutup’ arasındaki mücadele sürüyor ve odağında Kürdistan meselesi vardır. Cumhuriyet'in kurucu kodlarına bağlı olanlar: "Burada en ufak değişiklik yapmadan devam edelim," diyorlar. Diğer taraf: "Hiç olmazsa şekli bazı değişiklikler yapalım." deyip her ikisinin de ’ortak amacı’ bu devletin bekasıdır.
Bu devletin beka meselesi de esas olarak Kürdistan meselesidir. İkisi bu bekayı korumakta hemfikir, devletlerarası ittifakları farklı. Türkiye sermayesi içinde dayandığı güçler farklı olduğu için farklı şeyler söyleyebiliyorlar.
Şimdi; son otuz yıldır, bir kavramsal bombardıman altında yaşıyoruz. Bu sadece Türkiye'de ve Kürdistan'da değil, dünyada da böyle.
Sovyetler Birliği'nin ya da yaşayan sosyalizmin; bir emperyalist müdahale olmadan, kendi içinde çürümesiyle çökmesi sonrası, Batı kampı, kapitalist dünya, bunu çok büyük bir zafer olarak ilan etti ve artık sosyalizm belasından kurtulduklarını düşündüler.
Hatırlarsınız; Fukuyama, tarihin sonunu ilan etti: "İdeolojiler sona ermiştir, ideolojik mücadele sona ermiştir. Ulus devletlerin dönemi geçmiştir." dedi. Huntington: "Sınıf mücadeleleri yoktur, ulusal kurtuluş mücadelesi de yoktur. Medeniyetler arası çatışma vardır." diye bir kitap yazdı. Onun dediğine bakarsak da ortada ne bir sınıf mücadelesi ne bir ulusal kurtuluş mücadelesi var. Tek rasyonel medeniyet olan ’Batı medeniyeti’ var.
Bu ’Batı medeniyeti’, kendi içinde anlaşırsa; Grek-Slav medeniyetini, Çin medeniyetini, Hint medeniyetini, İslam medeniyetini kendilerine ’entegre’ edebileceklerini düşündüler.
Ancak bu çok uzun sürmedi. Aradan on beş yıl geçmeden, Francis Fukuyama: "Şimdi ulus devletleri güçlendirmemiz lazım." diyor. Samuel Phillips Huntington: "Amerikan Ulusu" adında bir kitap yazdı. Bu kitapta: "Amerikan ulus inşasına devam etmemiz lazım." diyor. Yani: "Henüz Amerika'da bir ulus oluşturamadık; bu ulus inşasına dikkat etmemiz gerekir," diyor.
Türkiye'de; Türkiye Cumhuriyeti'nin ideologlarının, ideolojik cephanelerinde çok fazla bir şey yoktur zaten. Yani bir ’din istismarı’dır. Karşı tarafta bir ’laisizm’ vardır. Kürdistan meselesinde de son yüz yılda, on defa kavramsal değişikliğe gittiler: ”Önce ’irtica’ dediler, ’şekavet’ dediler, sonra ’terörizm’ dediler, sonra ’etnik ayrılıkçı’ dediler.” Bunların hepsi tek tek çöktü. Ardından, ’entegrasyon’ kavramına sığınmaya başladılar ve bunun etrafında bir de işte, ’Türk-Kürt kardeşliği’ hikâyelerini anlatmaya başladılar.
Şimdi birincisi; bir milletin diğer millete entegre olması mümkün değildir. İki ayrı tarihsel toplumsal varlıktır, iki ayrı ulus.
Entegrasyon sözcüğü daha çok göçmenler ve farklı bazı azınlıklar için söz konusudur. Bu azınlıklar etnik olabilir, dini olabilir, cinsi azınlıklar olabilir. Bunları toplumun bütününe entegre etmek amacıyla konulan bir kavramdır entegrasyon.
Bir milletin diğer millete entegrasyonunun tek anlamı vardır: ”Onu millet olmaktan çıkarmaktır.” Yani Ziya Gökalp'ın deyimiyle: ”De-nasyonalizasyon’dur.”
Eğer siz Kürt milletini Türkiye devletine entegre etmeye çalışıyorsanız, Kürtleri millet olmaktan çıkarmaya çalışıyorsunuz demektir. Bunun adı da entegrasyon değil, bunun adı jenosittir.
Hatta entegrasyon hakkında şimdi adını hatırlamadığım bir düşünür şöyle söylüyor: "Entegrasyon, asimilasyonun yavaş ve kibar halidir."
Yani entegrasyon zamana yayar. Asimilasyon daha direkt karşısındakini hedefe alır. Türk Egemenlik Sisteminin Kürt milletini, Türk devletine entegre etmeye çalışması ise doğrudan jenosidal bir saldırıdır.
Kürt halkının ulus-ülke hakikatini ortadan kaldırmadan, siz; Kürtleri, Türk devletine entegre edemezsiniz.
Bunun bir tek adı vardır: ”Bu, jenosidal bir faaliyettir.” Şimdi son iki yılda karşılaştığımız saldırı ise -bu saldırının en önemli özelliği- Türk Egemenlik Sistemi'nin, Öcalan üzerinden -sözüm ona içeriden- böyle bir çağrıda bulunmasıdır.
Ben, Öcalan'ın çağrılarını, Kürt milletinin içinden bir çağrı saymıyorum. Öcalan'ın çağrıları Türk devletinin Kürt görünümlü çağrılarıdır. Kürt milletinin içinden hiçbir yurtsever, kendi halkının ulus-ülke hakikatini ortadan kaldırmaya çalışan bir projenin sözcüsü olamaz.
Ancak içeriden böyle -yani görünüşte içeriden böyle- bir ses geldiği için buradan, Türk Egemenlik Sisteminin amaçladığı nedir? Amaçladığı; Öcalan üzerinden, Kürtler arasında bir rıza üretmektir.
Yani şöyle söyleyeyim Bahçeli, Erdoğan, Özgür Özel, Kılıçdaroğlu çıkıp deseler ki işte: ”Kürtleri biz entegre edeceğiz.” Bu, Kürt toplumu içinde infial yaratır.
Ama Öcalan üzerinden bunları piyasaya sürdükleri zaman, bundan bekledikleri amaç, Kürt toplumu içinde bir rıza üretmektir. Şimdi DEM Parti diyor ki bilmem: “Üç bin beş yüz tane mi, beş bin tane mi ne toplantı yaptık,” diyorlar.
Bu toplantıları niye yapıyorsunuz? Bu toplantıları yapmalarının bir tek amacı var: ”Kürt halkı içinde bu projeye dönük, bu sinsi saldırıya dönük ciddi bir reaksiyon var. DEM Parti sözcüleri yaptıkları binlerce toplantıyla bu tepkiyi azaltmaya ve Kürtler içinde bu proje için rıza üretmeye çalışıyorlar.”
Yani PKK, DEM Parti kitlesi de dahil, Kürdistani değerlere sahip hiçbir Kürdün savunamayacağı bir proje var karşımızda. Ve bu proje neyle başladı? Şimdi bu projenin başlangıcı 2023 Mayıs’ıdır. 2023 Mayıs'ında Devlet Bahçeli: "Dünya değişiyor, bölge de değişiyor. Umut ediyorum ki ülkemiz değişmesin." dedi.
Bu, Türk devletinin geleceğine dönük bir tehdit algısının varlığına işaret ediyor. 2024 Ekiminde sanıyorum Erdoğan dedi ki: "İsrail devletinin hedefi, Lübnan'dan sonra Türkiye'dir." Ortada böyle bir tehdit yok.
Yani; Türkiye bir NATO devleti, İsrail de Ortadoğu'nun NATO'sudur. Lübnan'dan sonra; İsrail, Türkiye'ye niye saldırsın? Gördükleri tehlike şu idi. Yani, Filistin, Lübnan, Suriye'deki destabilizasyondan sonra, Güneybatı Kürdistan'da, ciddi bir ulusal kazanım elde edilirse, Güney Kürdistan'da zaten federe bir bölge var. Bu savaşın, İran'a da uzanacağını hesapladılar ve Kürtlerin devletleşmesini önlemek için Bahçeli-Öcalan sürecini başlattılar.
Sürecin esas amacı budur ve bu süreç içindeki ideolojik saldırılar da buna matuftur. Çünkü Erdoğan: ”İsrail Türkiye'ye saldıracak.” dedikten sonra, Öcalan İmralı'da: "İsrail bizi öldürebilir." dedi. Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder'e: "Kendinize dikkat edin, İsrail sizi öldürecek." dedi.
Onunla yetinmedi. Kendi arkadaşlarını Türk devletine ihbar etti. "Güneybatı Kürdistan'dakiler İsrail'in kontrolündedir. Kandil de İran'ın kontrolündedir," dedi ve sonra herkese dedi ki: "Benim tercihim Türkiye'dir."
Şimdi Öcalan'ın bir tercih yapması söz konusu değildir. Yirmi altı yıldır İmralı'da. İmralı'ya kim egemense, Öcalan İmralı'ya egemen olanların sözcüsü durumundadır.
Ancak anlaşılıyor ki Türk devleti Öcalan'ı sahaya sürerek Kürtlerin devletleşmesini engellemeye çalışan bir süreç başlattı. ’Entegrasyon’ da bu ’jenosidal saldırının’ temel kavramlarından biri haline geldi. Yoksa entegrasyon, günlük dilde herkesin kullandığı bir kavramdır. Bunun üzerinden bir ’kavram fetişizmi’ yaratmak, sadece gerçeklerin üstünü örtmek amaçlıdır.
Güneybatı Rojava için önerilen entegrasyon
Küçük Güney'de, yani HSD Şam'a gittiği zaman, gerek uluslararası kamuoyunda, gerek Kürdistan kamuoyunda, işte o zaman adına HSD dedikleri silahlı güçlerin hem teknik donanımları, hem kadro sayıları hem de meşruiyetleri açısından HTŞ'nin çok önündeydiler.
Ancak onlara müdahale edildi. Bu müdahale iki yönlüdür: Birincisi, Türk devletinin askeri saldırı tehdidi; ikincisi, Öcalan marifetiyle buradaki siyasi kadroların Suriye rejimine entegre olmasını sağlamaktır.
Bir yıllık süreç, bu Bahçeli-Öcalan sürecinin tartışmasıyla geçince; HTŞ, gerek Körfez'deki Arap devletleri içinde, gerek Türkiye'de, Amerika'da, Avrupa'da belli bir meşruiyet kazandı ve Güneybatı Kürdistan'a saldırmaya başladı.
Bu saldırı başladığı zaman, Kürt milleti, Kürdistan'ın dört parçasında ve dünyanın dört bir yanında, ayağa kalkarak: “Bir millet olarak ben buradayım ve Güneybatı Kürdistan'ı, sahipleniyorum.” diye meydanlara aktı.
Ancak maalesef Kürdistan'da şöyle bir paradoks yaşıyoruz: Normalde siyaset sınıfı halkın önündedir ve halkı bir adım daha ileriye taşımak vazifesi vardır. Kürdistan'da ise siyaset sınıfımız halkın gerisinde bir siyasi pozisyona sahip. Yani bu yılın ocak ayında bir millet şahlanmış, sokaklara dökülmüşken, 28-29 Ocak'ta bir telefon görüşmesiyle Gulani ve Mazlum Abdi bir anlaşmaya vardılar.
Bu anlaşmada bir tek madde var, o da ateşkestir. Onun dışında, Güneybatı Kürdistan'daki Kürt toplumunun hiçbir ulusal talebi karşılanmamıştır. HTŞ bunu zamana yaymaktadır. Güçlendikçe, ayağı yer tuttukça şu an var olan kazanımlara da saldıracaktır.
Onun için Güneybatı (Rojava) için önerilen entegrasyon, aslında oradaki Kürtleri millet olmaktan çıkarmaya çalışmaktır.
Hepimiz biliyoruz. Gulani’yi de hepimiz tanıyoruz. Binlerce Kürt’ün kanında elleri olan bir cinayet şebekesidir.
”Demokratik devrim yaptık, kadın devrimi yaptık, işte komünal devrim yaptık.” diyen kadroların, şimdi HTŞ ve Gulani ile entegre olma çalışmaları, akıl alacak bir durum değildir. Güneybatı Kürdistan halkının da bunu kabul edeceğini düşünmüyorum. Suriye'de önümüzdeki on yıl boyunca savaş devam edecektir. Henüz orada son söz söylenmiş değildir.
Barack ve Trump ABD'sinin kurmayı düşündükleri dünya düzeni
Karşımızda Barak ve Trump ABD'sinin yeni kurmayı düşündükleri dünya düzeninin, Yakın Doğu ve Orta Doğu'daki bir planı olduğu anlaşılıyor.
Bu plana göre mevcut devletler, rejimleri ne olursa olsun işgalci, sömürgeci, jenositci olup olmamalarına bakılmaksızın, mevcut devlet aktörlerini esas alarak, İsrail egemenliğinde ya da İsrail öncülüğünde bir bölge düzeni kurmaya çalışıyorlar.
Bu Amerika Birleşik Devletleri'nin politikası değil, Trump, Barack ABD'sinin politikasıdır. İsrail de ABD'nin bu politikasını destekliyor değildir.
Şimdi, İran bölgedeki üç ülkeden çekildikten sonra, Filistin, Lübnan ve Suriye'den çekildikten sonra, bölgede bir siyasi boşluk oluştu. Bu siyasi boşluğu doldurmaya aday üç ayrı aktör var diyelim:
Birincisi, İsrail: “Bunları ben dağıttım, bu boşluğu ben dolduracağım,” diyor.
Erdoğan, Trump'a: ”Senin bölgedeki bütün işlerini yaparım, yeter ki Kürtlerin kazanımlarından vazgeç.” gibi bir projeye, plana sahip.
Öbür taraftan da Körfez’deki Suudi Arabistan, Katar'dan oluşan aktörler var: ”Onlar da bu boşluğu doldurmaya çalışıyorlar.”
Şunu söylemeye çalışıyorum: ”Burada savaş devam edecek. Savaşın bittiği falan yoktur.”
Yeni Enerji Yolları
Türkiye, bölgedeki yeni enerji yollarının dışında kalmıştır. Şimdi bu ’Kalkınma Yolu Projesi’ diye bir proje uydurdular. İşte Türkiye, Irak, Suudi, sanıyorum. Bu proje geçerlilik kazanmadı. Şimdi yeni bir projeyi devreye soktular. Bu sefer, Suudi Arabistan üzerinden karayoluyla Suriye, Türkiye üzerinden ’Avrupa'ya Geçiş Projesi’ var.
Ama geçen gün dört ülke; ABD, Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail, Amerika'da bir toplantı yaptılar. Fransa da bu dörtlüye dahildir. Onun için buna ’dört artı bir’ demek daha doğrudur. Ve onlar, İsrail'den bütün Akdeniz'i kat ederek Yunanistan'a, oradan Avrupa'ya ulaşacak bir enerji yolu üzerinde ilke olarak anlaştılar.
Doğu Akdeniz, bu çatışmanın önemli noktalarından biridir. Enerji yolları meselesidir ve bölgesel hegemonya çatışmasıdır.
Bahçeli-Öcalan projesine destek
Güney Kürdistan'a geldiğimiz zaman, maalesef Güney Kürdistan yöneticileri, neredeyse bütün partiler Bahçeli Öcalan projesini desteklediler. Yani, Kuzeybatı Kürdistan'ın, Türkiye'ye entegre olmasını desteklediler.
Suriye'de HSD'nin dağıldıktan sonra; PYD, YPG, YPJ'nin Şam rejimine entegre olmasını da desteklediler.
Bir buçuk yıldan fazladır hep aynı şey, aynı noktada uyarıyoruz: ”Bu saldırı, sadece Kuzeybatı Kürdistan'a ya da Güneybatı Kürdistan'a dönük bir saldırı değildir. Bu saldırı, Kürdistan'ın her dört parçasını hedefleyen bir saldırıdır.”
Şimdi Güneyli yöneticilere şunu söylüyoruz: ”Siz eğer Kuzeybatı Kürdistan'ın Türkiye'ye, Güneybatı Kürdistan'ın Suriye'ye entegre olmasını savunursanız, bu planın sahipleri gelir size der ki madem entegrasyon iyi bir şeydir, siz de Bağdat'a entegre olun.”
Düşmanların esas korktuğu Kürtlerin silahlı gücüdür. Bu nedenle bu sürecin başından beri sürekli bir silahsızlandırmadan söz ediliyor.
Güney Kürdistan Peşmergelerinin de Irak ordusunun bir parçasına dönüştürülmeleri gibi bir planları olduğu söyleniyor.
Geçen hafta içinde Sadr, kendisine bağlı silahlı güçlerin Irak ordusuna katılmaya hazır olduğunu söyledi. Sadr'ın yanında iki üç grup daha aynı açıklamada bulundular.
Bu durumda şu anda doğrudan Irak ordusunun kontrolü altında olmayan iki güç var: ”Bir Kürdistan Peşmergeleri, bir de Heşdi Şabi çeteleri.”
Yeni başbakan adayı, Trump'ın desteklediği biridir. Bir taraftan İsrail tehdit ediyor, öbür taraftan ABD kontrol etmeye çalışıyor. Heşdi Şabi güçlerini de Irak ordusuna kattıkları ya da tasfiye ettikleri zaman, önlerindeki tek engel Kürdistan Peşmergesi kalacaktır.
Ben Kürdistan Peşmergesinin Irak ordusuna entegre olabileceğini düşünmüyorum. Bu konuda Mesut Barzani'nin de çeşitli açıklamaları var. Daha 2005'te de bu konu gündeme geldiği zaman Mesut Barzani diyor ki: "Yani biz peşmergeyi kurmadık ki peşmergeyi dağıtabilelim. Peşmerge kendisi kuruldu. Bir ulusal kurtuluş ordusudur." Çok ısrar ettikleri zaman: "Ben onları dağıtamam. Senin gücün yetiyorsa sen dağıt." diyor.
Umut ediyoruz ki Güney Kürdistan yöneticileri, bu ulusal tutumlarını sürdürürler. Ancak şunu da anlamaları lazım: ”Kürdistan, Güney Kürdistan değildir. Güney Kürdistan, Kürdistan'ın yüzde on sekizidir.”
Eğer siz Kürdistan'ın diğer parçalarında entegrasyonist politikalara destek verirseniz, bunları cepheden reddetmezseniz, eninde sonunda bu entegrasyonist politikalarla baş başa kalacaksınız.
Güney Kürdistan'daki de facto siyasi yapı
On sekiz ay geçtiği halde hala parlamentoyu açmadılar. Hala yeni bir hükümet kurmadılar. Peşmerge güçlerinin Eylül ayına kadar birleştirilmesi lazım. Umut ediyoruz ki bu önümüze kalan birkaç aylık sürede hızlı adımlar atarlar ve Güney Kürdistan'daki de facto, siyasi yapıyı ayakta tutmaya çalışırlar.
Bunun da ancak Kürdistan'ın diğer parçalarıyla birlikte yapılabileceğini umuyorum. Çünkü şu anda Türkiye de, Amerika da, Tom Barack da İran savaşının sonuçlarını bekliyorlar.
Eğer İran savaşında bekledikleri sonuçlara ulaşabilirlerse, bu sefer aynı entegrasyon planını, Doğu Kürdistan için de öne süreceklerdir. Şimdi o konuda da çelişkili haberler geliyor.
Trump, İran'a saldırmaya başladığı zaman, ilk çağrısı, İran milletine ve İran ordusunaydı. Kürdistani güçlere dönük bir çağrısı yoktu. Birkaç günde sonuç alacağını düşünüyorlardı. Sonuç alamadılar. Ne İran milleti ne de İran ordusu Trump'ın çağrılarına cevap vermedi.
Ondan sonra birdenbire Kürdistan peşmergelerinin İran'a yürüdükleri şeklinde İsrail ve ABD medyasından açıklamalar geldi. Henüz öyle bir şey yoktu.
MOSSAD eski direktörünün dediğine göre: ”ABD-İsrail-Güney Kürdistanlı güçler ve Güney Kürdistan yöneticileri; aslında, Doğu Kürdistan'da bir devlet kurulması konusunda anlaşmışlardı.”
Ancak bu sızdırıldı. Türkiye: "Eğer Doğu Kürdistan'da öyle bir şey yaparsanız, biz Güney Kürdistan'a da saldırırız, Güneybatı Kürdistan'a saldırdığımız gibi," deyip Trump'ı ikna edip o projeden vazgeçmiştir.
Bu ne kadar doğru bilmiyorum ama olayların gelişimine baktığımız zaman, Trump önce: "Kürtler savaşa dahil olursa çok iyi olur." dedi. İki gün sonra: "Hayır, Kürtler iyi insanlardır. Onların ölmelerini istemiyoruz. Savaşa katılmasınlar." dedi.
Şunu söylemeye çalışıyorum: ”Kürdistan meselesi, devletlerarası bir meseledir. Dünyadaki güç dengelerini çok iyi izlemek ama her durumda Bağımsız Birleşik Kürdistan stratejisine sahip olmak lazım. Çünkü siz, eğer bu savaştan Kürdistan'ın devletleşmesini çıkarmak istiyorsanız, yapmanız gereken temel stratejik hedeflerinizden vazgeçmemenizdir.” ’Mevcut işgalci devlet sınırları içindeki çözümleri” artık, Kürdistan'daki siyaset sınıfı elinin tersiyle itmelidir! Kürdistan meselesi hiçbir işgalci devletin sınırları içinde çözülebilecek bir mesele değildir!
Kürdistan meselesinin çözümü yeni sınırlarla mümkündür. Umut edilir ki Kürdistan'daki siyaset sınıfı da bu hakikati anlayarak bu stratejik hedef için mücadele eder.
Somut, anlaşılır bir ulusal hedef
Acil görev parlamentoyu açmaktır. Yeni bir hükümet kurmalarıdır.
Parti çıkarlarının ötesinde sadece Güney Kürdistan'ı değil, Kürdistan'ın dört parçasını da düşünen bir siyasal stratejiyi oluşturup, bu strateji üzerinden, Kürt milletine çağrıda bulunmalarıdır.
Şu anda işte elli milyon, altmış milyon nüfustan söz ediliyor. Diyelim ki elli milyon ya da kırk milyon Kürt var. Bu milletin bir tane parlamentosu var, bir tane ulusal parlamentosu var: ”O da Hewler'deki, Erbil'deki parlamentodur.” Bu parlamentoyu, bu sıcak çatışma döneminde, on sekiz ay kapalı tutmak anlaşılır bir şey değildir.
Bakın; yani ben, buradan çağrı yaparım, bir başka parti, başka yerden çağrı yapar. Kürdistan Demokrat Partisi çağrı yapar. Kürdistan Yurtseverler Birliği çağrı yapar. Bunlar partilerin çağrılarıdır.
Ama ulusal parlamentomuz bir çağrıda bulunursa, bu temel stratejik hedef ışığında, Kürdistan'ın her dört parçasına ve dünyanın dört bir tarafına dağılan Kürtlere bir çağrıda bulunursa, Ocak ayında olduğu gibi Kürt milletinin yine milyonlarla sokaklara dökülmesi mümkündür. Ve Güney Kürdistan'ı ancak böyle bir Kürdistani duruş, bu zor durumdan kurtarabilir.
Peşmerge, onlarca yıldır destanlar yazarak mücadele etmiştir. Ama sonuçta yenilecek olan Peşmerge değildir. Yenilecek olan siyasettir. Eğer siyaset, Peşmerge'ye-orduya, doğru önderlik yapmazsa, günümüz dünyasında kahramanlıklarla sonuç almak mümkün değildir.
Onun için bence acil görev budur. Bir an önce Kürdistan Parlamentosu açılmalıdır. Bölgedeki ve Kürdistan'ın dört parçasındaki durum da değerlendirilerek, Kürt milletine bir çağrıda bulunmaları gerekir.
Salı günü emlakçı Tom Barack önce Bağdat'a, sonra Hewler'e gidiyor. Çok büyük ihtimalle ajandasında bu meseleler var.
Şimdi bu saldırıları, yani bir taraftan; Türkiye'nin, Kürdistan'ın dört parçasına dönük bir saldırısı var. Öbür taraftan, ABD'nin bölgede kurmaya çalıştığı bir yeni oyun var. Buna karşı çıkan güçler de var: İsrail bunların başında geliyor. ABD'nin içinde de bu siyasete karşı olan güçler var.
Şimdi bu saldırıya karşı, planlı, öngörülü bir siyasal tutum almamız lazım. Bunu almadığımız müddetçe; yani, Kürt milletinin tarihi kahramanlıklarla doludur. Bunu sadece biz Kürt olduğumuz için söylemiyoruz. Yani iki bin beş yüz yıldır bu coğrafyaya gelen Batılı gezginler, bu coğrafyaya gelen her kimse ilk elde söyledikleri; Kürtlerin savaşçılığı, kahramanlığı, fedakarlığıdır. Ancak günümüz dünyasında bunun organize olması, stratejik hedeflere yönlendirilmesi gerekir.
Bakın, ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun Avrupa'daki forumda söylediği önemli bir söz vardı. O, onu Avrupalılar için söyledi. Söylediği kısaca şu: "Ordular, soyut hedefler için mücadele etmezler. Ordular, somut hedefler için savaşırlar."
Savaş, siyasetin zor araçlarıyla sürdürülmesidir. Siyaset de böyledir. Soyut hedefler uğruna, siyasal mücadele sürdürülemez. Hedefin somut olmalı, o hedefe ulaşacak plan projen de hazır olmalıdır.
Bakınız; Güneybatı Kürdistan'a iki bin on ikiden, iki bin yirmi dörde kadar on iki yıl, destanlar yarattı oradaki Kürt gençleri. Ama bu savaşta on beş bine yakın Kürdistanlı gencin yaşamını yitirdiği söyleniyor. Bu savaşın hiçbir döneminde somut bir Kürdistani siyasi hedef yoktu. Bugün Güneybatı Kürdistan'daki kayıpların temel nedeni budur. Yani önce kantonlar denildi. Sonra işte Duhok'ta, Hewler'de federasyondan söz edildi. 2015'ten sonra Kuzeydoğu Suriye denildi. Halkların kardeşliği denildi. Kadın köyleri denildi, köy komünleri denildi.
Ama hem halka karşı hem devletlerarası topluma karşı somut, anlaşılır bir ulusal hedef deklare edemediler. Bunu ancak HTŞ onlara saldırdıktan sonra akıl edebildiler. O da çok fazla sürmedi. Bir aydan az bir süre sonra, Gulani ile bir anlaşmaya ya da uzlaşmaya varıldı.
Dolayısıyla, Güney Kürdistanlı yöneticilerin, Kürdistan'ın her dört parçasındaki Kürdistani partilerimizin açık, somut, siyasal hedefler etrafında birleşmeleri ve ulusal demokratik bir strateji oluşturmaları lazım.
Bunun ilk adımı, Güney Kürdistan'da atılabilir. Güney Kürdistan'da atılacak böyle bir adım, Kürdistan'ın her dört parçasında karşılık bulacaktır.
Demokratik Entegrasyon kavramı
Şimdi birincisi, ’demokratik entegrasyon’ uydurma bir laftır. Öcalan, burjuva dünyasından aldığı bütün kavramların önüne ’demokratik’ ekleyerek yeni bir şey söylediği imajını yaratmaya çalışıyor. Bu külliyen yalandır.
Yani kavramlar, belli bir dünya görüşünün içinde, o bağlamda anlam kazanır. Aynı kavramlar farklı dünya görüşlerinde farklı anlamlar kazanır. Yani burjuva dünyasının eşitlik, özgürlük, kardeşlik sloganlarını biliyoruz yüz elli yıldır.
Eşitlikten anladıkları, toplumsal yaşayışlarında, toplumsal varoluş koşullarında eşit olmayanları yasa önünde eşit kılmaktır. Bunun adına da demokrasi deniliyor. Bu yüzden biz bu demokrasiye, formel demokrasi diyoruz. Gerçekte eşit olmayanların yasa önünde eşit ilan edilmesi anlamına geliyor bu.
Şimdi, yani entegrasyonun önüne ’demokratik’ koyduğun zaman, bu kapitalist olmayan bir entegrasyon olmuyor. Tam tersine, bu Kürdistan bakımından de-nasyonalizasyondur, ulus olmaktan çıkarmaktır.
Birleşmiş Milletler'e devletsiz halklar için başvuruları çok anlamlı değildir. Birleşmiş Milletler'in, daha önce Milletler Birliği'nin temel ilkelerinden biri, self-determinasyondur. Milletlerin kendi geleceklerini belirleme hakkıdır.
Bakınız, mesela bu ilke de, burjuva dünyasında ve sosyalist-komünist dünyada farklı anlamlar içerir. Yani bu Wilson'un ilkelerinden biridir. 1917'nin başında söylediği ilkelerden biridir.
Ama aynı Wilson, Milletler Birliği -Cemiyet-i Akvam- üzerinden kurduğu dünya düzeninde, ’Mandacılığa yer vermiştir. Oysa bizim self-determinasyondan anladığımız tek cümleyle şudur: “Kendi geleceğini belirleme hakkı, bir siyasi bütünden ayrılıp kendi devletini kurma hakkıdır.” Birleşmiş Milletler'e başvuruda bulunulacaksa, bu çerçevede başvurulabilir.
Amerika ve İsrail ile iş birliği
Şimdi; Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi, kendi stratejik hedeflerini tanıyan herkesle ittifak kurabilir.
Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın süper gücü, emperyalist bir devlet. 2003'te Irak'a geldiği zaman da Kürdistan'ı kurmak için gelmedi.
2014'te Suriye'ye müdahale ettiği zaman da orada bir Kürdistan kurmak için müdahale etmedi. Ancak belli noktalarda, eğer siyasi hedefleri çakışırsa, ittifak kurmamak için hiçbir nedeni yoktur.
Bizim zaten dört tane düşman devletimiz var. Bizi ulus olmaktan çıkarmaya çalışan dört tane işgalci jenosidal devlet var. Bizim esas emperyalistlerimiz bunlardır.
Kürdistan'ın esas emperyalistleri İran ve Türkiye'dir. Irak ve Suriye, 1920'den sonra kurulan sunni devletlerdi. Onun için saldırılara fazla dayanamadılar. Ama tarihi olarak Kürdistan'ın emperyalistleri bu iki devlettir.
Dolayısıyla antiemperyalizm adına Batılı devletlerle güç birliğinden, iş birliğinden kaçınmak doğru değildir. Önemli olan, bu ilişkilerin, yani Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail ile Rusya ile Çin ile Fransa ile, kurulduğu zaman bunların sadece askeri ilişkiler olmamasıdır.
Bu ilişkiler, ’siyasal hedefler’ üzerinden kurulmalıdır. Bakın, ABD'nin Suriye'de PYD-YPG'ye destek verdiği, sonra HSD’yi kurduğu, işte, 2016-2024 arası yıllarda, bir tek sefer, bir Amerikan yöneticisi, Kürtlerin ulusal haklarından söz etmedi.
Bütün Amerikan yöneticileri şunu söylediler: "Biz orada DAEŞ'le mücadele ediyoruz. Bunlar da DAEŞ'e karşı mücadelede bizim askeri partnerlerimizdir." Bu kabul edilemez. Eğer ABD ile böyle bir ilişki kuracaksan, siyasal hedeflerin üzerinden ilişki kurmalısın.
Bu savaşta on beş bin Kürdistanlı genç yaşamını yitirdi. On beş tane ABD askeri ölmedi. ABD ile böyle bir ilişkiye giriyorsan, kendi siyasal hedeflerinle bu ilişkiyi götürmen lazım.
Dolayısıyla, ilke olarak, Kürdistan'ın devletleşmesinden yana olan herkesle ittifak kurulabilir. Arkadaşın kaygılarını anlıyorum. Yani 1975 Cezayir Anlaşması'nı da biliyoruz.
1946'da Kürdistan Cumhuriyeti'ni ortadan kaldıran da İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri'ydi. Daha çok İngiltere'ydi. Amerika Birleşik Devletleri de sessiz kaldı. Sovyetler Birliği de sessiz kaldı.
Güneybatı Kürdistan'daki durumu da biliyoruz. Hatta 1991 Körfez Krizi sırasında da ABD'nin tutumunu biliyoruz.
Yani önce Kürdistanlı güçlere ayaklanma çağrısı yaptı. Sonra Saddam'ın helikopterleri, Güney Kürdistan'da katliamlara yol açtı ve on binlerce Kürdistanlı Kuzeybatı Kürdistan'a göçmek durumunda kaldı. Bütün bunlar vakadır.
Bu tarihi bilinçle ittifaklar meselesini ele almamız lazım. Sonuçta eğer Amerika Birleşik Devletleri'nin Kürdistan'da bir çıkarı olmazsa, Kürdistan'ın devletleşmesini niye savunsun?
Bu, dünyadaki bütün devletler için böyledir. Şu anda bölgede İsrail, Kürtlerin devletleşmesinden söz ediyor. Bunu Kürt dostu olduğu için yapmıyor. Çünkü Kürdistan'ın devletleşmesi, İsrail'in de kendisine düşman saydığı Suriye, Irak, İran, Türkiye'nin zayıflaması anlamına geliyor. Bu İsrail bakımından rasyonel bir politikadır.
Kürdistanlı siyasal güçler, ittifak yapacaklarsa, devletleşme hedefi üzerinden ittifaklar yapmalıdırlar diye düşünüyorum.
Şeyh Ubeydullah Nehrî'den başlarsak, yüz kırk beş yıldır süregelen bir ulusal kurtuluş mücadelemiz var. Siyaset sınıfımızın, aydınlarımızın bu tarih bilinciyle meselelere yaklaşmaları lazım.
Onun için yani ABD ihanet etti, şu ihanet etti değil. Biz onların politikalarını tayin edemeyiz. Biz kendi politikalarımızı değiştirip, bu politikalar üzerinden, onlarla ilişki kurarız ya da kurmayız. Bu da ABD ve İsrail'le sınırlı değil. Bu Fransa da olabilir, İngiltere de olabilir.
Bu ’siyasal hedefi’ kabul eden herkesle ittifaklar kurabiliriz. Kimse bize antiemperyalizm dersi vermesin. Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi zaten antiemperyalist bir mücadeledir.
Kendi emperyalistleriyle mücadele etmeyip, binlerce kilometre ötedeki emperyalizmle mücadele etmeyi düşünmek ham hayaldir.
Engels'in sözü önemlidir. Polonya meselesinde söylediği söz. Engels diyor ki: "Polonya enternasyonal olmadan önce ulusal olmalıdır."
Ulusal olabildiğin ölçüde enternasyonal olabilirsin. Çünkü enternasyonal kavramı, iki kelimeden oluşuyor. Biri enter, öbürü nasyonal. Yani biri ulusal, öbürü arası. Sen eğer ulusal değilsen zaten uluslararası olamazsın ki. Bu biçimde bakmamız gerektiğini düşünüyorum.
Siyaset sınıfımız maalesef bağımsızlıkçı çizgiden uzaktır. Gençlerimizin inisiyatif alıp, yeniden bağımsızlıkçı bir siyasi meydan okumaya başlamaları gerektiğini düşünüyorum.