Mirinê pir zû tu ji nav me bir lê navê te nemir e

Mirinê pir zû tu ji nav me bir lê navê te nemir e
Min got pismam sal zû dibuhirin, 16 sal derbas bûn. Hemû dost û hevalên te, zarokên te dersa matamatîkê dida wan, xortên te alîkariya wan dikirin hemû mezin bûne û di civat...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (924)


Xusûsîyetên Rojhilata Nêzîk
admin
Xusûsîyetên Rojhilata Nêzîk
Di sîyeseta Kurdistanê de du problemên esasî hene. Yek jê, taleba desthilatîya navendî lawaz e, taleba jêr desthelatîye, bi tirkî ”alt îktîdar” ew taleb xurt e. L&eci...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (1080)


Serxwebûna Kurdistanê
admin
Serxwebûna Kurdistanê
Sîyeseta partî, rêxîstin,saziyên bakurê Kurdistanê dev ji hedefa serixwebûnê berda ye. Ji delva hedefênserxwebûnê, otonomî, federalî an demokrasî te parastin. D...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (1184)


Qirîza Dewleta Tirk
admin
Qirîza Dewleta Tirk
Reyadarên vê dewletê, hertim dibêjin pirsgirêka me pirsgirêka hebûn û nebûna dewletê ye. Rast e. Yalçin Kuçuk dibeje ”em nekevin Musulê dê Diyarbekir ji des...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (1455)


Kutilkên diya min, qeyda Fuad Onen û biyopolîtîka Foucault
Ferzan ŞÊR
Bîranîneke Fuad Onen ji bo fahmkirina kolonyalîzma biyopolîtîkî ya tirkan di warê teorî û pratîkê de bi awayekî xwezayî destnîşan dike. Ger ez neqil bikim ew ê ...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (1376)


Helwest û çalakî
Fevzi Namli
Di rewşek weha de gava li Amedê, Cizîrê, Şirnex, Silopya, Hezex, Nisêbîn, Gever û Dêrikê êrîşên hovana yên dewleta dagirker li ser gelê kurd berdewam dikin. Di heman dem&ec...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (1377)


Kurdȇn Ȇzdȋ ȗ Qetlyama Ermeniya / Para duda
Eskerê Boyik
Kurdȇn Ȇzdȋ ȗ Qetlyama Ermeniya / Para duda
… Ferman. Gava vê peyvê dibêjin evdên Ȇzdî bi tirs û saw, bê hemdê xwe neheqî, kuștin û kokbirya civaka xwe bîr tinin. Xûn ji wê peyva xezeb diniqite. Ferman yan&eci...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (3360)


   «   [1]  2  3  4  5  6  7  »      
  
20

Geçen yazıda PKK’yi ajan bir yapı olmakla eleştiren bazı Kürt milliyetçileri ile bu örgütün, Kürtlerin insanlığa armağan ettiği yegâne değer olduğunu düşünen bazı Türk solcularının, “Türkiyelileşme” söylemine ve bu söylemden kalkarak PKK’ye atfettikleri niteliklerin olgularla bağdaşmadığını ileri sürmüştüm. Aşağıda bu iddianın olgusal dayanaklarına dair bir özet bulacaksınız.


Cumhuriyet dönemindeki Kürt hareketlerinin bağımsızlığı açık bir program hedefi halinde formüle etmeleri istisnadır. Kürt hareketleri açısından kural olan, Türkiye’nin bütünlüğü içinde kalarak kendi pozisyonunu düzeltme talebi veya girişimi olmuştur. Tıpkı şu anda Öcalancı çizginin yapmaya çalıştığı gibi. 1970’lerdeki radikalizm dalgasına kadar uzanan dönemdeki durum esas olarak böyleydi. 
Cumhuriyet döneminin ilk Kürt isyanı, 1924 Eylülünde gerçekleşen Beytüşşebap isyanıdır. Konuyla ilgili kitabımda göstermeye çalıştığım gibi, Beytüşşebap isyanını gerçekleştirenlerin bağımsız bir Kürt devleti arzuladıklarını düşünmemizi gerektiren dağınık ve bazı yönleriyle de tutarsız veriler bulunmaktadır. Ama geleneksel isyanlar döneminde (1924-37) tümüyle ılımlı modernistlerin kontrolünde gelişen bu yegâne isyanda bile açık seçik bağımsızlık talep eden ve her yerde tek ses halinde ve sistemli biçimde savunulmuş bir program bulunamamıştır. Hareketin asker mensupları, yenilgi sonrası kaçtıkları Irak’ta İngiliz yetkililerine bağımsız bir devlet arzusunu dile getirirken; hareketin politik önderi olan Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey, İstanbul’da CHP karşıtı Türk muhalifleriyle anlaşarak yol almaya çalışmıştır. Bu tablo, herkesi bağlayan bir bağımsızlık programından çok, dağınık ve el yordamıyla bir yürüyüşe işaret etmektedir.


Beytüşşebap’tan birkaç ay sonra gerçekleşen ve PKK hareketinden sonraki en büyük Kürt ayaklanması sıfatını taşıyan Şeyh Sait hareketinin durumu daha da geriydi. Şeyh Sait’in eylemi açıkça bir Kürt devletini işaretlemesine rağmen söylemi bunun inkârı üzerine kurulmuştu. Doğu-Batı ekseninde Malatya’dan Muş’a, kuzey-güney ekseninde ise Varto’dan Diyarbakır surlarına kadar uzanan sahadaki şehir ve kasabaları birkaç hafta içinde ele geçirip buralarda kendi idaresini kuran bir hareketin lideri olmasına rağmen Şeyh Sait, Diyarbakır İstiklal Mahkemesinde, ısrarla Kürt devleti kurmak gibi bir hedeflerinin olmadığını iddia etmişti. Şeyh Sait’in sözlerine bakılırsa, şeriat adına kıyam etmişlerdi ve Meclisin dikkatini şeriat karşıtı gidişe çekmek istiyorlardı. Bir diğer deyişle Şeyh Sait, gerekli yerler değiştirilmek kaydıyla Öcalan’ın İmralı duruşmalarında söylediklerine benzer şeyler söylemişti. Mahkemede, isyancıların bağımsız bir Kürt devleti kurmayı hedeflediğini söyleyen ise, Şeyh Sait değil, onu yargılayan mahkemenin başkanı olmuştu! Nitekim, bizim kuşak, 1970’lerde Şeyh Sait ayaklanmasını kendi eyleminin tarihsel referans noktalarından biri olarak anmak istediği her seferinde, Şeyh Sait’in değil, onu yargılayan mahkemenin başkanının sözlerini alıntılamak zorunda kalmıştı. 


1970 öncesinde Türkiye’den ayrılmayı, yani bağımsızlık talebini açık bir program hedefi halinde formüle ederek buna uygun bir söylem geliştiren ve adından da bir ölçüde söz ettirmeyi başaran tek organizasyon Hoybun olmuştur. Ne var ki 1927 yılında kurulan bu örgüt, daha çok Suriye’de etkin bir tür “mülteci örgütü” olarak kalmıştır. Örgütün Türkiye’deki tek ciddi eylemi, Ağrı isyanı sırasında o bölgedeki isyancıların üzerindeki yükü hafifletmek amacıyla Suriye sınırından Türkiye’ye girerek isyan örgütlemeye çalışmasıdır. Bu girişim daha ilk adımda bozgunla neticelendiği için, örgütün Türkiye Kürdistanı’nda herhangi bir isyanından bahsetme imkânı bulunmamaktadır. Tabii bu örgütle ilişki içindeki İhsan Nuri’nin, belli bir aşamadan sonra Ağrı isyanına önderlik etmesinden kalkarak Ağrı isyanının Hoybun tarafından gerçekleştirilmiş olduğunu iddia etmezseniz. 


Zaman zaman böyle iddialar duyulur, ama bunlar gerçeği yansıtmaz. Zira Ağrı isyanı, Şeyh Sait ayaklanmasına iştirak etmemiş, hatta bazı örneklerde Şeyh Sait’e karşı devletin yanında yer almış bazı aşiretlerin denetim altına alınması sürecinde patlak veren, popüler deyimle kendiliğinden bir isyandır. İsyanın doğal lideri olan Bro Heski Telli, Rus ve Ermenilere karşı Kemalist orduların yürüttüğü harekatlara destek vermiş bir kişidir. Şeyh Sait hareketi yenilip isyancılar 1925 yazında İran’a doğru kaçmaya başladıklarında, isyancıların önünü kesen Kürt işbirlikçiler arasında yer aldığına dair anlatımlar vardır. Fakat devletle işbirliği görevini ifa edip evine döndükten birkaç ay sonra, ailesiyle birlikte Batıya sürülmek istenmiştir. Bunun yarattığı hayal kırıklığıyla isyan edip Ağrı Dağı’na çıkmıştır (Bazı kaynaklara göre ise İzmir’e sürgüne gönderilmiş, oradan kaçarak isyan etmiştir). Ama onun dağa çıktığı tarihte (bazı kaynaklar 1925 sonu, bazıları ise 1926 olarak kaydediyor) Hoybun örgütü henüz kurulmuş bile değildi. 


Hoybun, biraz da Şeyh Sait ayaklanmasının çevre serpintileri olarak tanımlanabilecek olan lokal ölçekli geleneksel direnişlerin kuruluşunu hızlandırdığı bir örgüttür. Devlet, Şeyh Sait hareketini bastırıp öz güven kazanınca, ayaklanma süresince yatıştırma politikasıyla idare ettiği çevre illerdeki güven vermeyen aşiretlere yönelmiş, bunların ileri gelenlerini yakalayarak Batı illerine sürmeye başlamıştır. Bu durum, Şeyh Sait hareketini çevreleyen Mardin’den Hakkari’ye, Van’dan Zilan’a, Erciş’ten Bitlis’e Sason’dan Silvan’a, Muş’tan Ağrı’ya kadar uzanan bölgelerde küçük çaplı, bir dizi geleneksel direnişin doğmasına neden olmuştur. Türk Genelkurmayının belgelerinde 18 Kürt isyanı olarak tanımlanan hareketlerin büyük bölümü, bu direnişlerden oluşur, ki bunlara Koçuşağı gibi bazı Dersim aşiretlerinin direnişleri de dahildir. Bunların hemen hiçbirisinde modern bir önderlik yoktur ve bağımsız Kürt devletini öngören bir program veya bir söylem görülmez. Böyle olmakla birlikte, sözü edilen direnişler, daha önce Suriye’ye kaçmış olan milliyetçi Kürt aydınlarını hareketlendirici bir rol oynamış ve Ermenilerden alınan lojistik desteğin de katkısıyla ilk kez bağımsız bir Kürt devletini programlaştıran ve bunun modern söylemini oluşturan bir örgüt, yani Hoybun kurulmuştur. Dolayısıyla, Ağrı isyanıyla Hoybun arasındaki ilişki, yaygın algının tersine kurulmalıdır: Ağrı’yı doğuran Hoybun değildir, tersine Hoybun’un doğuşunu hızlandıran faktörlerden biri de Ağrı’dakinin de içinde olduğu geleneksel direnişlerdir. 


Hoybun’un Ağrı’daki isyancılarla somut olarak ilişkilenmesi, isyanın patlak vermesinden bir yıl sonra İhsan Nuri’nin girişimleri ve kişisel yetenekleri sayesinde gerçekleşmiştir. İhsan Nuri, Ağrı’ya gitmiş; orada isyancılara ortak bir kurmay heyeti oluşturmaya, isyancı aşiretlerin taleplerini bir program halinde formüle etmeye, isyancıları motive edecek marş ve bayrak gibi semboller yaratmaya, isyana dış destek sağlamaya vs. çalışmıştır. Ağrı isyanı sırasında duyduğumuz bağımsız Kürdistan söylemi, daha çok, onun isyana modern ve ulusal bir biçim vermeye yönelik bu faaliyetlerinin sonucunda veya bunlara atfen vücut bulmuştur. 
Hoybun’a gelince, bu sürede bütün yapabildiği, İhsan Nuri’yi bölgedeki kendi askeri temsilcisi olarak ilan etmek ve isyanı içeride, ama daha çok da dışarıda sahiplenip desteklemeye çalışmaktan ibaret kalmıştır. Suriye sınırından Türkiye’ye adam sokarak Ağrı’daki isyancıların yükünü hafifletmeye yönelik girişimi de bu çerçevede bir eylem olarak hayat bulmuştur. Ne var ki Ağrı isyanının 1930 sonbaharında bastırılmasının ardından, Hoybun iç tartışma ve çatışmalara boğulmuş ve bu çekişmelerin de katkısıyla 1930’ların ilk yarısında fiilen son bulmuştur. Yani Şeyh Sait ayaklanmasının çevre serpintilerinin yarattığı hareketliliğin de katkısıyla doğan örgüt, bu hareketliliklerin birleşik, merkezi ve modern bir Kürt ulusal hareketine dönüştürülmeyeceğinin anlaşılmasıyla cazibesini yitirip sahneden çekilmiştir.


Kısacası, Ağrı isyanı Hoybun’un ürünü değildir, ancak ondan destek almıştır. Ne var ki Hoybun’un Ağrı’ya olan desteği bile bu isyanı her yönüyle açık ve tavizsiz bir bağımsızlık hareketine dönüştürmeye yetmemiştir. İhsan Nuri de içinde olmak üzere isyan liderlerinin değişik dönemlerde Türk heyetleriyle yaptıkları görüşmelerde genel af, el konulan arazilerin sahiplerine iadesi gibi konuları tartışmış olmalarından da anlaşılacağı üzere, hareket zaman zaman kendini hâlâ Türkiye’nin sınırları içinde görmeye veya hissetmeye devam etmiştir.

  
Genelkurmay belgelerinde 18 Kürt isyanının sonuncusu olarak takdim edilen 1937’deki Dersim isyanı için de benzer şeyler söylenebilir. Devletin baskıları karsısında geri çekilecek yer kalmayınca, Dersim’in fethedilmesi zor mıntıkalarında yaşayan bazı Kürt aşiretleri, 1937 yılının 21 Martını 22 Marta bağlayan gece, yani bir Newroz gecesi askeri açıdan önemli bir köprüyü imha edip telefon hattını tahrip ederek ayaklandılar. Ne var ki aşiretlerin çoğunluğu isyana katılmadı. Bazı aşiret reisleri ise devletin yanında yer aldı. Bu zayıflığın da katkısıyla devlet 1937 Temmuz sonu itibarıyla bölgeyi kontrol altına almayı başardı. Yaz boyu devam eden artçı tarama faaliyetleriyle katliamları takiben isyanın lideri Seyit Rıza sonbaharda yakalandı ve bazı arkadaşları ile birlikte 1937 Kasımında Elazığ’da idam edildi. İsyan böylece bastırılmış oldu. 


İsmet İnönü’nün başbakanlığı döneminde gerçekleştirilen 1937’deki bu katliamları, Celal Bayar’ın başbakanlığı döneminde gerçekleştirilen ve pek çok açıdan Raphael Lemkin’in soykırım kavramına uyan bir yıl sonraki 1938 Dersim kırımıyla karıştırmayınız. Konuyla ilgili bilgisizliğin sebep olduğu bu karışıklık, Tayip Erdoğan’ın, CHP’yi, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Dersimli kimliği üzerinden vurabilmek için güncelleştirdiği Dersim tartışmalarının yarattığı toz-duman arasında iyice artmıştır. Gerçekte, 1937 ve 1938 iki ayrı safahattır ve Dersim’e ilişkin önce Sünni, sonra da Türk-Sünni devlet aklının Osmanlı’dan beri planladığı akıbetin iki aşamasını teşkil ederler. Bu aşamalardan birincisi, Şeyh Sait veya Ağrı harekatlarında şahit olduğumuz klasik bastırma eylemlerine benzerken; ikincisi Ermeni, Süryani ve Pontus soykırımında şahit olduğumuz etnik temizlik harekatlarına benzer. Bu yazı çerçevesinde bizi ilgilendiren birincisidir ve burada da, tıpkı Ağrı’da olduğu gibi, geleneksel unsurların kalkışmalarıyla bu kalkışmaları mümkün olduğunca birleşik, modern bir ulusal hareket halinde toparlamaya çalışan Alişer ve Nuri Dersimi gibi milliyetçi Kürt aydınlarının ortak çalışmasına şahit oluruz. Burada da birincilerin söylemleri daha çok geleneksel çizgiler üzerinden yürürken, ikinciler zaman zaman Kürtlerin bağımsızlığıyla ilgili ifadeler kullanırlar. Ama hareketin ılımlı modernist kanadına mensup bu aydınların devlet yetkililerine çektikleri telgraflara, Türk yetkilileriyle yaptıkları görüşmelere vs. baktığımızda görürüz ki bunların söylemlerinde de ayrılıkçılıkla çelişen tutum ve ifadeler bolca vardır. Yani bu aydınların kullandığı söylemler de sistematik olarak Türkiyelilik çerçevesinin dışına çıkmış değildir. 


Dersim isyanından sonra, Kürt sorununda yaklaşık olarak yirmi yıl sürecek olan bir sessizlik dönemine gireriz. Sessizliğe son veren, 1959’daki 49’lar hareketidir. Bu hareketin söylemi de kesinlikle Türkiyelidir. 49’lar ve onu takip eden 1960’lardaki birçok girişim -ki günümüzdeki Kürt hareketinin kaynaklarından birini oluştururlar- Doğu, Doğuculuk ve kalkınma söylemini kullanmışlardır. Bağımsız Kürdistan devleti, o dönemde sadece ikili sohbetlerin veya şakalaşmaların münferit ifadelerinden ibaret kalmıştır. 
1950’ler ve 1960’lar boyunca Kürt aydınlarının çıkardığı bütün gazete ve dergilerin söylemi Türkiyelilik, Doğuculuk ve kalkınma çerçevesinde kalmıştır. 


Barzani’nin KDP’sinden mülhem olarak 1965’te illegal biçimde kurulan Sait Elçi’nin liderliğindeki Türkiye Kürdistanı Demokrat Partisi (TKDP) en azından parti ismi itibarıyla bu “Doğuculuk” söyleminin dışına çıkmıştır. Ama bu partinin programı da ayrılıkçılığı reddeder. İlham aldıkları Barzani hareketi ayrılıkçı değilken, kendileri nasıl bağımsızlıkçı olabilirlerdi ki? TKDP, ateşli bir birlik savunucusuydu. Nitekim 1968’deki bir polis operasyonuyla tutuklanıp Antalya’da yargılanan partinin kurucularından mahkemede savunma yapmayı göze alabilenler, Kürtlerin haklarını sıkı bir Türkiyelilik -hatta bazı tezleri itibarıyla Osmanlılık- çerçevesinde savunmuşlardır. Yani Barzani’nin dünya görüşünü paylaşan TKDP yöneticilerinin 1960’lardaki mahkeme ifadeleri ile bir zamanlar sosyalizm şampiyonluğu yapmış Öcalan’ın İmralı’daki mahkeme ifadeleri arasında, Türkiyelilik söylemi bakımından önemli bir farklılık yoktur. Sözü edilen Kürt milliyetçileriyle Türk solcularının pek hoşlanamayacakları türden bir ortaklıktır bu. 


1969’da kurulan ve Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun Kürt muadili olan Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) da Türkiyelilikle karakterize olmuştur. Ankara ve İstanbul’daki üniversiteli Kürt öğrencilerin kurdukları bu örgüt bir yıl sonra kapatılmış ve yöneticileri 12 Mart döneminde Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesinde yargılanmışlardır. Mahkemede Kürtlerin bir “halk” olarak varlığını ve meşru haklarını sistematik bir biçimde ve belli bir entelektüel düzeyi de yakalayarak savunan bu örgütün savunmalarına bakıldığında, DDKO’nun da Türkiyelilik söylemi açısından Abdullah Öcalan’ın İmralı savunmalarındaki yerinden çok farklı bir noktada durmadığı görülür. 
1970’te kurulan ve mücadele yöntemi olarak silahlı mücadeleyi seçmiş olan Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın (Dr. Şıwan) önderliğindeki Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi (T-KDP) de Türkiyelilik söyleminin dışına çıkmış bir örgüt değildir. Sait Elçi’nin partisine oranla daha radikal bir söylem kullanmasına rağmen o da bağımsız bir devlet kurma talebinde bulunmamıştır. Bağımsızlık, bu partinin programına 1970’lerin ikinci yarısında girmiştir. 


Özetlersek; olgular gösteriyor ki, Kürt hareketi, 1924’ten 1975’e kadar olan dönemde, küçük, geçici ve sistematik olmayan sapmalar dışında, Öcalan’ın bugün savunduğuna benzer bir Türkiyelilik söylemine sahipti. Kural olan buydu. Dolayısıyla Türkiyelileşme söylemini PKK’ye özgü bir tutummuş gibi propaganda eden PKK muhalifi Kürt milliyetçilerinin ifadeleri ile aynı iddiayı başka bir amaç için tekrarlayan Türk solcularının ifadeleri olgular tarafından desteklenmemektedir. Bunlar, olgulardan çıkarılan tezler değil, söz konusu çevrelerin güncel politik ihtiyaçlarıyla ilgili dayanaksız söylemlerden ibarettir. Türkiyelilik söylemi bakımından Öcalan’ın bugünkü ifadeleri ile Kürt hareketlerinin 1975’e kadar kullandığı söylem arasında büyük farklılıklar yoktur. Esas farklılık, bu söylemlerin değişik konjonktürlerde ürettiği sonuçlar arasındadır; zira aynı söylem değişik koşullar altında değişik sonuçlar yaratabilir. Nitekim elli yıl önceki mahkeme savunmalarında dile getirilen Türkiyelilik söylemi, aynı savunmaların Kürtleri özgürleştirici karakterini fazlaca zedelemezken, Öcalan’ın 2000’lerde kullandığı Türkiyelilik söylemi, Kürt halkını demoralize eden ve PKK kadrolarıyla sempatizanlarının sözlerini boğazına düğümleyen bir rol oynamıştır. Ama bu ayrı bir yazının konusudur. 
***

Kürt hareketinin 1975’e kadar olan tarihi, Türkiyelileşme söyleminin PKK’ye mahsus bir şey olduğu iddiasını olgusal planda çürütüyorsa, onun 1975’ten sonraki tarihi de olgusal olarak, Türkiyelileşme söyleminin PKK’nin sosyalistliğiyle ilgili bir şey olduğu iddiasını çürütmektedir. Gelecek yazıda da buna bakalım. 
2015-04-19
Cemil Gündoğan
cemil_gundogan@yahoo.se

 


Posted in: Tirki

Comments

There are currently no comments, be the first to post one!

Post Comment

Name (required)

Email (not required)

Website

CAPTCHA image
Enter the code shown above:

  
Kürdistan‘da işgal manzaraları!..
Ahmet Kahraman
Paris’i işgal eden Hitler unsurları da böyleydi. Onların karargahları da, Amed‘deki Türk valiliği gibi kum torbalarıyla çevriliydi. Kum torbalarının gerisinde mevzilenmiş nöbetçiler, gün 24 saat boyunca y...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (71)


Ordular, katil taburları değildir
Ahmet Kahraman
Evrenin güçleri, birinci ve İkinci Dünya savaşlarında insanlığa karşı işlenen suçlar vahşetinin dehşetinden sonra, Cenevre‘de bir araya gelip savaşların kaide ve kuralarına ilişkin hukuku düzenlediler. Hukukun teme...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (71)


Bizimkiler saygıyla terk etmeyi, saygıyla istifaya gönderilmeyi dahi bilmiyorlar.
Hejarê Şamil
“Barzani peşmergenin başına geçti, bekleyin, iyi şeyler olacak” gibisinden yazılar, yorumlar ucuz propaganda ve kendini tatmin etmeden öte bir anlam taşımamaktadır. O tiren geçti, gitti. Peşmergeliye geri dönen Say...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (68)


Bir zamanlar Güney Kürdistan vardı
Ahmet Kahraman
Sanki halk, onlar babadan oğula geçen saltanat kursunlar diye savaşmıştı!.. Sonra gördük. Ülkenin askeri tepeleri ve ekonomisinin teslim edildiği Türk devletinin organizasyonu ile Kürt düşmanları, 16 Ekim’d...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (97)


Barzani ve İstifa
Hejarê Şamil
Mesud Barzani, 17 Ekimde her şeyi (binlerce şehadeti, tc, iran bankalarindaki milyardların dönemsel kaybını vs. vb.) göze alarak Referandumu, Halkın iradesini savunma savaşının kararını vermeli, bu savaşın öncüllüğün&uum...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (118)


Güneyin ‘iyi Kürt’leri…
Ahmet Kahraman
Öfke deliliğin anlık hali ise eğer, Türk devleti kesintisiz delilik krizleri geçiriyordu. Başbakan Erdoğan en başta, bütün sözcüleri, günde bir kaç kere kırmızı çizgilerimiz diye haykırıp tehdit...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (117)


Abadi ve Erdoğan’ı Güldüren Zayıflık
Fehîm Işik
KYB’den Pavel Talabani’yi, Ala Talabani’yi, Lahor Şêx Cengi’yi eleştiriyoruz. Peki, peşmergelerin neredeyse yüzde 90’ı çekilip Kerkük’ü, Şengal’i Haşdi Şabi’ye teslim etmesin...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (143)


   «   [1]  2  3  4  5  6  7  8  9  10  »      
DESTPÉK      Tarix-belge      TEVKURD      Aslan Kaya -Baz      Fuad Önen      Media