Me îro silavek da gorra hevalekî pir ezîz !
Zinare Xamo
Me îro silavek da gorra hevalekî pir ezîz !
17 sal pir zû derbas bûn.  Mehmet Aslan Kaya 17 sal berê di rojeke wiha da di 51 saliya xwe da ji nişka ve, bêyî ku kesî nerehet bike, bêyî ku haya kesî pê xe wek çirayek&ecir...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (266)


Mirinê pir zû tu ji nav me bir lê navê te nemir e

Mirinê pir zû tu ji nav me bir lê navê te nemir e
Min got pismam sal zû dibuhirin, 16 sal derbas bûn. Hemû dost û hevalên te, zarokên te dersa matamatîkê dida wan, xortên te alîkariya wan dikirin hemû mezin bûne û di civat...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (1516)


Xusûsîyetên Rojhilata Nêzîk
admin
Xusûsîyetên Rojhilata Nêzîk
Di sîyeseta Kurdistanê de du problemên esasî hene. Yek jê, taleba desthilatîya navendî lawaz e, taleba jêr desthelatîye, bi tirkî ”alt îktîdar” ew taleb xurt e. L&eci...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (1612)


Serxwebûna Kurdistanê
admin
Serxwebûna Kurdistanê
Sîyeseta partî, rêxîstin,saziyên bakurê Kurdistanê dev ji hedefa serixwebûnê berda ye. Ji delva hedefênserxwebûnê, otonomî, federalî an demokrasî te parastin. D...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (1845)


Qirîza Dewleta Tirk
admin
Qirîza Dewleta Tirk
Reyadarên vê dewletê, hertim dibêjin pirsgirêka me pirsgirêka hebûn û nebûna dewletê ye. Rast e. Yalçin Kuçuk dibeje ”em nekevin Musulê dê Diyarbekir ji des...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (2098)


Kutilkên diya min, qeyda Fuad Onen û biyopolîtîka Foucault
Ferzan ŞÊR
Bîranîneke Fuad Onen ji bo fahmkirina kolonyalîzma biyopolîtîkî ya tirkan di warê teorî û pratîkê de bi awayekî xwezayî destnîşan dike. Ger ez neqil bikim ew ê ...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (1794)


Helwest û çalakî
Fevzi Namli
Di rewşek weha de gava li Amedê, Cizîrê, Şirnex, Silopya, Hezex, Nisêbîn, Gever û Dêrikê êrîşên hovana yên dewleta dagirker li ser gelê kurd berdewam dikin. Di heman dem&ec...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (1830)


   «   [1]  2  3  4  5  6  7  »      
  
05

IŞİD’in Musul’u işgali, Ortadoğu’daki gelişmeleri hızlandırdı. Bir süre öncesine kadar fantezi olarak nitelenip bir kenara bırakılan senaryolar bölgede aktif bütün aktörlerin açıkça tartıştıkları alternatiflere dönüştü. Güneyli Kürtlerin bağımsızlık ilan etmesi veya Suriye ve Irak’taki Sünnilerden oluşan yeni bir Ürdün inşa edilmesi gibi seçenekler, artık günlük ve aleni tartışma konuları arasında. 

Ortadoğu’nun küçük küçük parçalara bölüneceğini daha önce yazanlardan birisi olarak bu gelişmelerin benim açımdan sürpriz bir yanı yok. Ortadoğu’daki devletler şöyle ya da böyle ufalanıyor ve ufalanmaya devam edecekler. Ufalanmak derken illa ki verili devlet sınırlarının değişmesi anlaşılmasın. Bazı durumlarda o da olacaktır, ama sınırlar değişmeden de ufalanmak mümkündür. Nitekim henüz resmen bölünen devlet yok gibidir, ama dün birer tane olan Irak, Suriye ve Libya yerine bugün 3 adet Irak, en az 3 adet Suriye ve yine en az 3 adet Libya var. Fas’tan Yemen’e oradan da Pakistan’a kadar bölgeye bakan herkes ufalanma eğilimini görmekte zorlanmaz.

Görülmeyen, daha doğrusu tartışma yaratan konu, İran ve Türkiye gibi görece istikrarlı devletlerin bu süreçten nasıl etkilenecekleridir. Örneğin Yeni-Osmanlıcı Türklerle bazı Hamidiyeci Kürtlere bakılırsa, Ortadoğu’daki diğer devletleri doğrayan bu süreç, sıra Türkiye’ye geldiğinde duracak, hatta tersine dönüp Türkiye’yi büyütecektir.  

Peki, bu mümkün mü?

Bunun, en hafif deyimle ham bir hayal olduğunu çok önceleri yazmıştım. Kanımca Türkiye ve İran gibi devletlerin mevcut süreçte elde edebilecekleri en büyük başarı, mevcut hallerini koruyabilmek olabilir. Türkiye’nin Öcalan’ı kullanmaya çalışarak ulaşmaya çalıştığı şey de esasen budur. Bunları bir kez daha tekrarlayarak bıkkınlık yaratmak yerine, ufalanma sürecinin arkasında yatan, fakat fazlaca sözü edilmeyen bir faktörü, tarihsel-sosyolojik cemaatleşme sürecini ele alarak konunun daha doğru zeminlerde tartışılmasına katkıda bulunmak istiyorum.  

Ama konunun kendisine gelmeden önce meseleyi tartışabilmek için gerekli olan bir ön koşula değinelim. Ortadoğu’daki ufalanma sürecinden bahsedilince bazılarının aklına hemen yabancı güçler gelir. Örneğin İslamcı kesime göre mevcut parçalanma, Hıristiyan âleminin, güçlenmekte olan İslam’ın önünü kesmek için Yahudilerle işbirliği içinde sahneye koyduğu “menfur” bir planın ürünüdür. Çoğu durumda içi dışına çıkmış bir dinciyi andıran bazı anti-emperyalist solcuların iddiaları da buna benzer: Bölgedeki iç savaşların, yıkımların ve bölünmelerin temel sebebi, emperyalizmin böl ve yönet taktikleridir.

Bu tür görüşler, bazı güncel veya tarihsel gerçekleri çıkış noktası olarak almakla birlikte olup biteni açıklamakta yetersizdirler. Çünkü diğer sebepler bir yana, konuyu dış dinamiklerle izah etmeye çalışırlar. Bu tür görüşlerin açıkça ifade edilmemiş ortak bir varsayımı vardır: ulusal aktörler, bazı kusurları olsa bile esasen temizdir, masumdur veya vicdan sahibidir; dış güçler ise melun, açgözlü, vicdansız ve katil. Bu durumda bütün melanetlerin kaynağı olarak yabancı güçleri görmek bir kaçınılmazlık haline gelir. Örneğin öyle yazılar vardır ki Ortadoğu’daki neredeyse bütün kötülüklerin kaynağının Amerika’nın “Yeşil Kuşak” politikası olduğunu iddia ederler. Bu iddia gerçeği yansıtmıyor. Doğrudur; Batılı emperyalist güçler, rakipleri Sovyetler Birliği’ni kuşatmak ve tek tek ülkelerdeki sosyalist hareketleri boğazlamak için bir zamanlar İslamcılığın gelişmesine ciddi destek verdiler. Ve bu politika, Ortadoğu’da, bizimki de içinde olmak üzere birkaç kuşağın kırılmasında ciddi rol oynadı. Böyle olmakla birlikte, Ortadoğu’da son otuz yıldır şahit olduğumuz melanetlerin kaynaklarından ve asli faillerinden biri olan İslamcılık, bazılarının büyük bir iman gücüyle iddia ettiği gibi, “Yeşil Kuşak” politikasının veya CİA’nın ürünü değildir. Tıpkı Kürt Hizbullahı’nın –bazılarının düşündüğünün tersine- JİTEM mahsulü bir şey olmaması gibi.

Bu hareketlerin kendi dinamikleri vardır ve bunlar esas olarak içseldir. Kadın recmeden İran’lı mollaların da, barbarlığı seyirlik bir şova dönüştürmeyi gelişme stratejisinin bir parçası haline getirmiş olan İŞİD’in de, Diyarbakır sokaklarında satırla adam doğrayan Kürt Hizbullahının da, Lübnan’daki kamplarında kendi yoldaşlarını sözde yargılarken işkence eden veya öldüren PKK’nin de, İran Pasdarlarının önüne düşerek Doğu Kürdistanlı Kürt partilerini kırımdan geçiren Irak KDP’sinin de eylemlerinin kaynağı öncelikle içeridedir.

“Bunlar dünün örnekleri, geçti gitti”, diyemezsiniz. Çevrenize biraz sorgulayıcı gözlerle bakınız, IŞİD Suriye Kürdistanı’nda PYD kontrolündeki köylerde katliam yaptığında PKK zarar gördü diye içten içe sevinen PKK muhalifi insanlar görmekte zorlanmazsınız. Üstelik bunların bir kısmı da 12 Eylülden sonra yurt dışına kaçtıklarında IŞİD’in katlettiği o ailelerin evlerinde misafir olup ekmeklerine ortak olmuş insanlardır.  Kendimizi kaldırmayalım; aşiret çatışmasında düşmanını patosa atarak öldürme fantezisi kuran, katlettiği Kürt gerillalarının kulak memelerinden yapılmış bir tespihle dolaşan ya da kendisinden ayrılmak isteyen karısını sokak ortasında kasap bıçağıyla doğrayan insanların “normal” hatta “kahraman” olarak karşılandığı bir toplumsal yapıdan ve kültürden bahsediyoruz. Bu durumda barbarlığın, vahşetin, şiddetin vs. köklerini sadece dışarıda aramanın inandırıcılığı olabilir mi?

Kısacası, Ortadoğu’nun ufalanması veya Ortadoğu’da İslamcılığın barbarlıkları denilince CİA’dan evvel düşünülmesi gereken şeyler var. CİA yokken de İslamcılık vardı ve yarın CİA ortadan kalksa bile muhtemelen İslamcılık benzeri bir şey yaşamaya devam edecektir. CİA’nın yaptığı, modernizmin ve sosyalist hareketin uzunca bir süredir kenara itmiş olduğu bir ideolojik-siyasal-sosyal hareketin kendini toparlamasına ve savaşçı niteliklerini geliştirmesine yardımcı olmaktı. Ve bunu başardılar da. Fakat bu başarının devamında bazı İslamcı örgütlerin Ortadoğu’da yeni bölünme etkenleri olarak sahneye çıkmış olmaları, bu ufalanmanın bir CİA tezgâhı olduğu anlamına gelmez. Çünkü gelişmenin kendi mantığı vardır; onu ilanihaye harici komplolarla yönlendiremezsiniz. İslamcılık da Batılı gizli servislerin ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerin desteğiyle güçlendikçe kendi ajandasını daha fazla öne çıkarmaya ve iktidar alanlarını genişletebilmek için gerektiğinde kendi patronlarıyla da kavga etmeye başladı. Müslüman Kardeşler’in, El-Kaide’nin, IŞİD’in veya Tayyip Erdoğan’ın bir yandan Batılı emperyalist devletlerle işbirliği yaparken diğer taraftan onlarla çekişmesi, bunun bir ifadesidir.

İlişki bu hale gelince, Batılı emperyalist güçlerin dün destekledikleri İslamcılığın etkisini bugün sınırlamak istemeleri, en azından İslamcı hareketleri kontrol etme imkânının daraldığı ülkelerde bunu yapmaya çalışmaları ve bu bağlamda Ortadoğu’daki devletlerin küçülmesine katkıda bulunan komplolar tezgâhlamaları, sürecin “doğal” bir parçasına dönüşmektedir. Bu cümleden olmak üzere, Batı’nın Ortadoğu’daki ufalanma sürecine hizmet eden komplolar tezgâhladığı tespitinde bir yanlışlık yoktur. Sadece “Batı” adı altında yekpare bir güç olmadığını bilmek kaydıyla. Zira Batı’yı oluşturan değişik devletlerin değişik amaçları, hedefleri ve stratejileri vardır ve bunlar birbirlerini bazen desteklerken bazen de çelerler.

Tespit doğru olmakla birlikte, Ortadoğu’daki güncel gelişmeleri bu komplolarla izah etmek, bir cin-peri masalı anlatmaya benzer.  Yabancıların tertiplediği komplolar, sözü edilen ufalanmalara katkıda bulunsa da bunlar nihayetinde dış faktörlerdir. İçeride karşılıkları olmadığı müddetçe başarıya ulaşama şansları çok azdır. Kazara ulaşsalar bile kalıcı olamazlar. Güncel bir örnek açıklayıcı olabilir:

Amerika, bir süredir Erdoğan’dan rahatsızdır ve 17-25 Aralık operasyonlarında gördüğümüz üzere onun ayağını kaydırmak için komplo tezgâhlamaktadır. Ama içeride ciddi bir karşılık bulmayınca bu komplolar bir türlü amacına ulaşamadılar. Nitekim 25 Aralıktan da geriye, biraz daha kuşatılmış, ama tabanını biraz daha kemikleştirmiş bir Erdoğan ile bir video kaydı kaldı: Kutsal kitaplarda tasvir edilen gökten yıldırım yağdıran peygamberler edasıyla “Ocaklarına ateş düşsün!” bedduası yapan Pensilvanya’daki bir dini liderin mucize yapma gücüne ve kudretine şahit olmamız için düzenlenmiş bir ayinin video kaydı.

Böyle olmakla birlikte, kuşkunuz olmasın ki, içeride karşılıkları oluştuğu gün (ki Gezi’den beri gidişat artık o yöndedir), 25 Ocak’takinin onda biri küçüklüğünde bir komplo bile Erdoğan’ın ayaklarını yerden kesmeye yetecektir. Dolayısıyla hariçten tertiplenmiş komploları görmek ne kadar gerekli ve önemliyse iktisadi, toplumsal, siyasal, kültürel vb. yapılarda karşılıkları olmadığı müddetçe bu komploların gelişmeleri belirleme gücünde olamayacağını bilmek de o kadar önemlidir.

Özetlersek, Ortadoğu’daki bölünme ve ufalanmaların esas nedeni, devletin ve onunla geniş ideolojik ortaklık alanlarına sahip siyasal güçlerin iddia ettiği gibi, yabancı güçlerin tertiplediği komplolar değildir. Tersine, bu komplolar, çoğu kez içerideki sosyal, kültürel, tarihsel vb. gerginliklerin ve çatlakların üzerine inşa edilirler. Dolayısıyla mevcut süreci doğru anlamak için öncelikle bu baskın komplocu mantığın terkedilmesi gerekiyor.

Fakat bu terk ediş, gerçeği görebilmenin sadece ön koşuludur. Asıl iş ondan sonra başlıyor: ufalanmaya katkıda bulunan faktörlerin sistematik bir analizi.  İşte bu noktada analize dahil edilmesi gereken çok sayıda faktör var. Girişte söylediğim gibi ben bunlardan tarihsel nitelikte olan bir tanesine dikkat çekeceğim: Bir süredir toplumları etkisine almaya başlamış olan cemaatleşme eğilimi. Takip eden yazılarda cemaatleşmenin tarihsel bağlamını, sosyalleşmeyle olan ilişkisini ve global karakterini ele alarak konuyu biraz daha somut hale getirmeye çalışacağım.

5-8-2014

cemil_gundogan@yahoo.se

Not: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tavrımı soranlar oluyor. Kullanabilseydim oyumu Selahattin Demirtaş’a verirdim. Sebepleri haddinden fazla açık olduğundan, konuyla ilgili özel bir yazı yazma gereği görmedim. 

 

Posted in: Tirki

Comments

There are currently no comments, be the first to post one!

Post Comment

Name (required)

Email (not required)

Website

CAPTCHA image
Enter the code shown above:

  
Elysée’de ne konuşuldu? Afrin’den sonra Kürtler ne bekliyor?
Fehim Taştekin
Raco ve Cinderes’teki beklenmedik çekilmenin ardından YPG’nin Afrin’de şehir savaşına hazırlandığı belirtilmişti. Ancak Afrin’den de ani bir çekilme ile şehrin kontrolü Türk ordusu ve silahlı gruplara b...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (216)


'Afrin’in Fethi' ve Nasipse 'Birinci Tayyip Dönemi
Fehim Taştekin
Fetih ile başlayan söz “Afrin’i asıl sahiplerine bırakacağız” ile bitiyor. Ne var ki gasba uğrayandır ‘asıl’ olan. Abdülaziz Temmo gibi PYD’ye muhalif birkaç Kürt’ün “Afrin &o...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (286)


Türkler IŞİD’in ‘zaferini (!)’ kutluyor
Ahmet Kahraman
İki taraf da kiralık, yani paralı askerdi. Biri, Efrîn’in yüksekçe bir yerine çıkıp, "hey katiller, tecavüzcü ve hırsızlar" diye seslense, inanın hepsi anında sesin yönüne, "bana mı seslendin hemşehr...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (281)


Efrin’de Dişe Diş Savunma Uygulanacak!
Dursun Ali Küçük
"Ortak vatan" "birlikte yaşam" hak, hukuk ve eşitlik olmadan boş laftır. Bırakınız "ortak vatanı" bizi ortak olmayan vatan Efrin ve Rojava’da da vurmak istiyorlar. "Kız alıp vermişiz" Efrin için Fetih süresi ve hutbe okuttular....
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (317)


Kötülüklerini biliyoruz general!..
Ahmet Kahraman
Bu general bir tuhaf. Hurafeler diyarında dolaşıyor. Gelişmemiş beyni, masalımsı gerekçe yapıyor. Roboskî’de böyle olmuştu. Roboskî onun eserdir. Gerilla lideri Bahoz Erdal, bütün sınırlar kendisi için a...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (399)


Efrin Ey Efrin
Dursun Ali Küçük
Özgürlük, kutuluş ve temel haklarımız için, Kürdistan’ın statüsü ve bağımsızlığı için düştük yollara. İnsanlığın kurtuluşu ve demokrasi içinde bedeller ödedik. Bize yüzyıll...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (420)


Afrin aynasında İdlib ve Rus ruleti
Fehim Taştekin
Malum hükümet bütün başarısızlıklara rağmen Suriye’de oyunda kalmak, Kürt bölgelerine müdahale için zemin yakalamak ve Esad yönetimine karşı savaşan örgütlerin sahadan tamamen silinmesini...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (453)


   «   [1]  2  3  4  5  6  7  8  9  10  »      
DESTPÉK      Tarix-belge      TEVKURD      Aslan Kaya -Baz      Fuad Önen      Media