Fuad Önen
DIVÊ KURD YEKÎTÎ Û SERXWEBÛNA KURDISTANÊ JI XWE RE BIKIN MIJARA MAN Û NEMANÊ
Fuat Önen
Diplomasî, sîyaseta nazenîn e. Ji bo diplomasîyeke baş, berî her tiştî siyasteke baş, yekgirtî û Kurdistanî pêwîst e. Li başûrê welatê me mixabin siyaseteke bi v&icir...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (228)


Dewleta Tirkan nikare bi serê xwe li Qendîl ê operasyoneke leşkeri bimeşîne
Fuat Önen
Qendîl rêzeçîya ye û di sêkoşeya başûr, bakur û rojhilatê Kurdistanê de dimîne. Dagirkirina wê derê ne ew çend hêsan e. TC çima di vê deme de qal...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (490)


HILBIJARTINA TIRKAN, HDP Û HELWESTA HIN PARTÎYÊN KURDAN
Fuat Önen
Em nabêjin ku hilbijartina Tirkan me aleqedar nake, em dibêjin ku ev hilbijartina dewleteke dagirker e, hebûna dewleta Tirkan li Kurdistanê ne rewa ye, ev dewlet bi hemû dam û dezgehên xwe dagirker e û ...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (453)


HILBIJARTINÊN DEWLETÊN DAGIRKER Û HELWESTA KURDAN
Fuat Önen
Ne xwezayî ye ku sîyasetmedarên Kurdan wek yên Tirkan bipeyivin, nakokîyên di nav sîyaseta Tirkan de mezin bikin û di nav sîyaseta Tirkan de ji xwe re li cîyekî bigerin. Divê s&i...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (511)


TÊKÇÛNA ŞERÊ CEBHEYA KERKÛKÊ
Fuat Önen
Şerê li cebheya Kerkûkê rû da, bersîva dewletên dagirker û parêzerên sistemê ye. Di vê cebheyê de em têkçûn. Berpirsê vê têkçûyi...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (1194)


YEKÎTÎYA KURDAN Û YA PARTÎYÊN KURDAN JI HEV CUDA NE
Fuat Önen
Di nav tevgerên rizgarîya neteweyî de kesî bi qasî tevgera rizgarîya neteweyî ya Kurdan nîqaşên teorîk nekiri ye. Em di nivîsarên Ho Shi Min, Amilcar Cabral, Mahatma Ghandi, Fide...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (1714)


TC ÇIMA JI YEKÎTÎYA AXA ROJAVAYÊ KURDISTANÊ DITIRSE?
Fuat Önen
Ez ne di wê bawerîyê de me ku TC yê karibe Efrînê dagir bike û li wir pêşî li Kurdan bigire. Bi sedem ku TC nikare bakurê Kurdistanê wek berê bi rêve bibe, anuha her nav&cc...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (1320)


   «   [1]  2  3  4  5  6  »      
  
18

Fuad Önen;

Kürd halkının bağımsızlığı ve birliği onun tarihsel, sosyal, siyasal ve insani hakkıdır.
 
Röportaj; Kejé Bémal
Hani bazı insanlar vardır, inançları ve idealleri konusunda tıpkı, her türlü şarta rağmen dimdik ayakta kalmış güzelim ‘’Kale’’lere benzerler.Artık istilaların çok farklı ve sinsi yapıldığı bu çağlarda bile,siz her kale ye baktığınızda size tuhaf bir güven verir ya. İşte Fuat Önen böyle biri. İlk karşılaşmanızda hissettiğiniz muhteşem bir güven. Sonrası ise kendinizi koşulsuz bırakacağınız hırçın bir asi nehir. O’nu dinlemeden anlamanız mümkün değil. Tezleri o kadar bilimsel ve mantıklı ki, karşı durmak da pek mümkün değil.Üstelik tam olması gerektiği gibi, ait olduğu halkının ve topraklarının gücüyle haklı cüretkar.En çok egemen ve işgalci gücün bilerek yaratmaya çalıştığı ve çoğu zaman maalesef başarılı olduğu ‘’Ezik Kürd Kimliğine’’karşı geliştirdiği ‘’cüretkar Kürd Kimliğini’’ sevdim.Dinledikçe kendimi umutlu ve güçlü hissettim.Onu anlamak için sabırlı olmanız gerekiyor.Düne bakmadan yarının inşa edilemeyeceğini bilecek kadar akıllı.Söz konusu halkının özgürlüğü olduğunda Gerenimo kadar çılgın ve inatçı üstelik.Evet evet o bir ‘’Mohikan!’’aynı zamanda,ama şükür ki ‘’Son’’değil!Kendime saklamam adaletsiz olurdu sizinle paylaşayım dedim.Buyurun aşağıda.Ama dediğim gibi bu sefer olsun çağın size pompaladığı hızlı tüketim toplumu belasından uzak durup,yavaş ve sindirerek okuyun!Eminim hepiniz bu karmaşık günlerde aradığı ve işte budur diyebileceği bir çok sorunun cevabını bulacak bu röportajda.Ha unutmadan bir de fena halde yakışıklı!
 
Şimdi hiç hoşlanmadığınız bir sorudan başlayacağız ısrarla, Kimdir Fuat Önen?
Doğrusu her röportajın en klasik sorusudur ve benim çok saçma bulduğum, çok da yanıtlayamadığım bir sorudur. Saçma bulduğum, klasik bir sorudur bu. İnsanın kendisi hakkında konuşması bana çok garip gelmiştir. Kimdir Fuat Önen sorusuna, Fuat Önen neden cevap versin? Fuat Önen sorusuna Kejê cevap verir, dostlarım cevap verir, Fuat Önen’i tanıyan, ilişkide olanlar cevap verirse daha anlamlı olacağına inanıyorum. Onun için kimdir Fuat Önen sorusuna vereceğim bir cevabım yok.
Evet tanıyanlar için böyle. Ama daha önce sizinle karşılaşmamış, çizginizi bilmeyen tanımayanlar için kendinizi kısa cümlelerle özetler misiniz?
Tanımayanlar için, tanınır kılmak bu röportajda senin görevin. Sorduğun sorularla nesi merak ediliyorsa sorarsın bu sorulara benim vereceğim cevaplarla merak edenler kim olduğum hakkında kısmi bir fikir sahibi olurlar.
 
Öncelikle şuradan başlayalım: Ben buradayım, çünkü son günlerdeki siyasal ve sosyal gelişmelerden dolayı birçok Kürt genci ve Kürt insanı gibi fena halde kafam karışık. Tozun dumana karıştığı böylesi dönemlerde el yordamıyla doğruyu bulmak yerine bilen birinin fikirlerine ihtiyaç duydum. Kürdistan’da şu anda neler oluyor?
Bu günlerde kafam karışık sözü çok fazla kullanılıyor. Bu gerçekten öyle midir? Hem öyledir hem öyle değildir. Daha doğrusu çok çeşitli kafa karışıklıkları var. Bilerek Kafa karışıklıkları yaratanlar var. Aslında Kafaları kendileri bakımından net olduğu halde bunu karıştırarak söyleyenler var. Bana sorarsanız eğer Kürdistan’daki yurtsever kitlenin kafası çok da karışık değildir. Bilen meselesini bir tarafa bırakırsak ki ben kendimi bilenler sınıfından saymıyorum, kendimi daha çok mücadele etmeye gayret edenler sınıfından sayıyorum; Kürt aydını iddiasında bulunanların sayısı hayli kabarıktır. Ama bana sorarsanız Kuzey Kürdistan’da Kürt aydını denebileceklerin sayısı ne yazıktır ki çok fazla değildir. Dolayısıyla mesele nedir sorusunda bir konuşanlar var bir de dinleyip mücadele edenler var. Özellikle dinleyip mücadele edenler safında çok fazla kafa karışıklığı olduğunu düşünmüyorum. Ama konuşanlar ve liderlik, öncülük iddiasında bulunanlar cephesinde yaratılmış ve uydurulmuş bir kafa karışıklığının yanında bence gerçekten de kafa karışıklığı var. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi Kürt siyaset sınıfının yapısıyla ilgili nedenler. Kuzey Kürdistan’da birçok özellikleriyle gerçekten tuhaf bir siyaset sınıfı oluşmuştur. Bu siyaset sınıfını da farklılıkları içinde tartışmak lazım.
Yani PKK cephesindeki siyaset sınıfının farklı özellikleri mi var?
PKK dışı siyaset sınıfının farklı özellikleri var ama ikisinin de kesiştiği ve bu kafa karışıklığına yol açan bir temel neden olduğunu düşünüyorum; o da Kuzey Kürdistan’daki siyaset sınıfının ideolojik yenilgisidir. Bununla ne anlatmaya çalışıyorum; Kuzey Kürdistan’daki siyaset sınıfının uzun süren bir 1938-68 sessizlik dönemi var. Daha çok 59’larda 49’lar olayıyla başlatılır bu yeni süreç, sessizliğin sona erdiği süreç 59’larda başlar ama görünür hale gelmesi 68’lerdedir. Mücadele sahasında daha fazla görünür hale gelmeleri de bana kalırsa 74’lerdir.Ve şu anda hala Kürd örgütlerini yönlendiren, Kürt aydını-Kürt siyasetçisi olarak önde görünen kadroların çoğu bu dönem oluşan kadrolardandır. Oluştukları dönem itibarı ile ki oluştukları dönemin özelliği şuydu. 68’ler 78’ler dünyada da Kürdistan’da da isyan bayrağının kızıl olduğu dönemdi. Düzene, eşitsizliğe ve ayrıcalığa karşı verilen mücadele daha çok kızıl bayrakla yapılırdı.Yani isyanın rengi kızıldı.Ve bu siyaset sınıfı da o dönemde oluştu. Kendisini komünist olarak tanımladı bu siyaset sınıfı. Gerçekten komünist olup olmamaları ayrı bir tartışma konusudur ama bu siyaset sınıfının oluşma döneminde kendisi için yaptığı tanım bu idi. Herkes komünist olarak tanımladı kendini, öyle bir hale geldi ki, Kürdistan Demokrat Partisi bile “Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları” adını alarak sosyalist, komünist bir çevre iddiası ile yoluna devam etmek durumunda kaldı.
Bu 80 darbesi ile ciddi bir kırılma yaşadı. Tabi bunun bu siyaset sınıfında yaptığı tahribatları ayrıca konuşuruz sonra.
Özellikle 89-90 da Sovyet sosyalizminin çözülmesi ile beraber ciddi bir ideolojik darbe aldı bu siyaset sınıfı. Ve giderek o zamanki ideolojik şekillenmesini sorgulamaya başladı, bu sorgulama safhası Kürd okumuşları arasında çok uzun sürmedi, çünkü zaten biz komünistiz dedikleri zaman da uzun ciddi bir sorgulama safhasından sonra var olmuş bir teorik karar olmadığı için terk ederken de bu sorgulama safhası çok kısa geçti.
Onun için kısa süren sorgulamadan sonra çok büyük çoğunluğu, bunlar komünizmin bilimsel ve mücadeleyi başarıya götürecek bir ideoloji olmadığı kanaatine vardılar. Orda da kalmadılar büyük çoğunluğu anti-komünist olmaya başladılar. Şimdi insanların komünist olması, liberal olması, muhafazakar olması, radikal olması anlaşılır, bu doğal bir süreçtir.
Ama Kuzey Kürdistan’daki siyaset sınıfının ideolojik dönüşümü böyle bir doğal süreç sonucunda oluşmadı. Bu değişiklik doğal bir sürecin sonucu olarak çıkmadı karşımıza.
Yenilginin sonucu olarak çıktı. Yani mademki reel sosyalizm çöktü öyleyse zaten komünizm yanlıştır. Böyle olduğu zaman yaratıcı geliştirici bir değişim-dönüşüm süreci olmuyor.
Yani şöyle de olabilirdi araştırma, sorgulama tartışma sonucunda ideolojik saf değiştirebilirlerdi, buna hiç kimsenin itirazı olmazdı, benim de… ama bizde yenilginin tezahürü olarak bir ideolojik saf değiştirmesine gittik, ideolojik saf değiştirmeyi de çok fazla önemsemeyebiliriz ama bu ideolojik saf değiştirmeden sonra Kuzey Kürdistan’daki siyaset de yeni bir teorik ve ideolojik çerçeveye ulaşamadı. O zamana kadar kendilerini komünist olarak algılamaları ya da öyle deklare etmeleri onların dünyaya ülkeye bakışlarında belli bir çerçeve sağlıyordu. Şimdi bu çerçeve kayboldu. Yeni bir çerçeve de oluşturulamadı. Dolayısıyla teorik çerçevesi olmayan bir siyaset sınıfı ile karşı karşıya kaldık. Oysa özellikle eğer sözü edilen bir aydın kesimi ise, onun karakteristik özelliği dünyaya kendince doğru bulduğu belli bir tarzda bakabilmektir. Kendi içinde tutarlı belli bir çerçeveye oturtulmuş bir dünya görüşüne sahip olmasıdır. Ama bu dağıldı. Bunun dağılmasının siyasette siyasal duruşta siyasal düşünüşte de sonuçları oldu. Belirsizliğin birinci ve en önemli nedenlerinden biri bence budur.
Anladığım kadarı ile siz kısaca teorik omurgası olmayan, belli bir siyasal çizgiye dayanmayan bir hareketin beraberinde belirsizlikler ve kafa karışıklılıkları getirmesinin normal olduğunu söylüyorsunuz. Ve sonuçları konusunda çekinceleriniz var. Peki bu halk bu kadar belirsizlik ve omurgasız teorik yapılanmaya rağmen, pratikte bu kadar gümbürtüyü son otuz yıldır nasıl kopardı? Bu kadar ciddi bir direniş, başkaldırı, beraberinde ciddi bir zulüm ve buna rağmen devam eden kararlılık? Omurgası yoksa bu hareketin, bu bir halk isyanı mıydı?
Tabi yanlış soruya doğru cevap vermek çok zordur.(Karşılıklı gülüşmeler) Sözünü ettiğiniz başkaldırı, ulusal özgürlük mücadelesinin kitleselleşmesi, henüz bu omurganın dağılmadığı dönemin ürünüdür. Ve özellikle silahlı mücadele açısından baktığımız zaman kanımca dönemin zirve yaptığı yıllar 90’lı yılların başıdır. O zaman hem PKK kadroları içinde hem PKK dışındaki Kürd okumuşları arasında böyle bir teorik çerçeve var idi. O teorik çerçeve henüz terk edilmemiş idi. Dolayısıyla bana sorarsanız bu başkaldırı ya da özgürlük mücadelesinin yığınsallaşması o dönemin ürünüdür.
Yunan mitolojisinde bir kahraman var; Siphilosis… Tanrılar buna bir ceza verirler. Görevi kocaman bir kayayı sırtlayıp dağın zirvesine doğru taşımaktır. Tam zirveye yaklaştığında kaya geri iner. Ve bu sonsuza kadar böyle devam edecektir. Son günlerdeki gelişmeler bana açıkçası hep bu kahramanın macerasını çağrıştırıyor. Diyelim ki omurgasızlık ya da omurganın bozulması gibi etkenler var ama bu kadar zahmet ve eziyetin karşılığı olarak son süreçte sizce artık bu kaya zirveye oturacak mı? Yoksa bu sonsuza kadar böyle mi devam edecek? Hep bayramı olmayan arefe durumunda mı yaşayacağız?
Bu soruya cevap vermek için öncelikle zirveden kastınızın ne olduğunu bilmem lazım.
Tabi ki ‘’Tam Bağımsızlık.’’
Son dönemlerde zirveye yaklaşıldığı sanısının gerçek bir sanı olup olmadığını sorgulamak lazım önce. Böyle bakıldığı zaman ben meseleye son on yılda (ki kastınız son on yıllık süreç ise) hiç de böyle zirveye yaklaşıldığı “kanısına” da “sanısına” da kapılmadım. Ama toplumda böyle bir algı oluştu. Özellikle Habur sürecini ben Kürdistan’da yakından izledim. Yurtsever kitleler arasında bir zafer havasında karşılandı. Başarılmış idi ve dağdan silahını bırakıp burada ülkede siyaset yapmaya gelen bir grup karşılanıyor idi. Bu zirveye yaklaşılıyormuş gibi algılandı. Bu algı sadece kendiliğinden miydi? Değildi… Hem devlet, hem PKK, hem o dönem DTP idi sanıyorum, o cephe böyle bir havanın yaratılmasında ciddi etkili oldu. Böyle bir hava yaratılsın istendi. Bu yaratılan hava ne üzerinden yaratılmaya çalışıldı? Açılım üzerinden yaratılmaya çalışıldı. Bu açılım da biliyorsunuz önce Kürd açılımı olarak başladı sonra demokratik açılıma döndü sonra da nihayet birlik çizgisinde demokratik açılım falan diye devam ediyor. Şimdi burada nasıl baktığımız önemlidir. Ben, ilk gününden bu açılımın “Türk Açılımı” olduğunu söyledim ve Kürdistan’daki özgürlükçü hareketlerin, yurtsever siyasal hareketlerin bu açılıma muhatap olmamaları gerektiğini söyledim. Çünkü  bu arkasında devlet aklı olan bir hükümet açılımıdır. Bunun muhatabı da Türk muhalefetidir. Dolayısıyla AKP hükümeti öncülüğünde devlet aklını esas alan bir restorasyon çabası idi. Türk muhalefeti buna ayak sürüyordu. MHP, CHP ve rivayete göre ordunun bir kesimi de.
Öyle ise açılımı yapanlar da muhatapları da Türk siyaseti idi.
Fakat Kürd siyaseti böyle yaklaşmadı. Sadece PKK ve DTP çizgisinde olan arkadaşlar için söylemiyorum. HAKPAR’ı da, KADEP’i de neredeyse bütün Kürd grupları bu açılımın çok ciddi olduğunu, bu meseleyi çözeceğini ya da en azından çözüm yollarını yakalayacağını söyledi ve açılıma muhatap olmak için neredeyse birbirleri ile yarıştılar. Öyle ki Habur’da AKP’nin partneri DTP ve PKK çevresi iken, referandumda bu sefer AKP’nin partneri HAKPAR , KADEP ve öteki berikine kadar sol ve yurtsever ne kadar grup varsa AKP’nin partneri oldular referandum sürecinde. Dolayısıyla o yaratılan bir algı idi. Ve bu algı yaratıldıktan sonra yığınlarda zirveye yaklaşıyoruz, işte kayayı zirveye götürdük bilincinin oluşması normaldir. Ama sahici bir algı değildi. Şimdi aslında buna benzer yeni bir sürece girildiği söylenir. Karayılan’ın Hasan Cemal üzerinden gönderdiği mesajların esasını bu oluşturuyor. Karayılan diyor ki; liderliğimiz devlete üç ayrı protokol önerdi. Bu üç ayrı protokol devlet tarafından tartışılmaya şayan bulundu. Devlet bunu tartışıyor. Eğer bu protokoller ele alınırsa ikinci açılım Karayılan’ın deyimi ile ikinci demokratik açılım süreci başlar. Eğer, mesela böyle bir tablo oluşursa yine kaya bu sefer zirveye çıkacak sanısı doğar. Halbuki ne birincisi ne de ikincisi; Kürdistan meselesi Türk açılımlarıyla çözülebilecek bir sorun değildir.
Tam da buraya geleceğim. Sizin genel tavrınız benim anladığım kadarı ile ulusunuza ve halkınıza yönelik homojen bir tavır. Yani bu sorunu çözeceksek biz kendi dinamiklerimiz içinde çözeriz. Kendi kaderimizi belirleyeceğiz. Bize egemen ulustan gelebilecek herhangi bir önerge, herhangi bir açılım ya da her neyse bizim için asla sonuç vermez gibi bir algınız var (ayrıca benim algım da böyle ne yalan söyleyeyim, bu konuda sizinle aynı fikirdeyim). Tam bu noktada sizce şu anda Kürtler nasıl davranmalı, duruşumuz ne olmalı?
Şimdi, nasıl davranılması gerektiği sorusu, ne yapmak istiyoruz sorusu ile ilgilidir…
Tam bağımsız ve Özgür Kürdistan istiyoruz dedik ya
Ne yapmak istiyoruz sorusu, ne durumdayız sorusu ile ilgilidir. Şimdi bu doğru tanımlamak meselesini de biraz açacağım. Herkesin kendi doğruları vardır. Çünkü siyaset bilimden farklı olarak doğruları arama peşinde değildir. Siyasal mücadele toplumsal doğruları ya da doğadaki doğru bilgiye ulaşma faaliyeti değildir. Siyasal mücadelelerin esası kişi, grup ya da partilerin kendi doğrularını gerçekleştirmesidir. Kendi doğrularını egemen hale getirmesidir. Bu noktada siyasetle bilim çok farklı iki alandır ve genellikle bunlar karıştırılır. Burada söylemeye çalıştığım şudur, bir sorunu çözmeye çalıştığımız kabul ediliyor. Bu sorunun ne olduğu hakkında çok farklı rivayetler var. Bu sorunu farklı tanımlayanların, farklı tarzda mücadele etmeleri normaldir.
Birlikte mücadele önce teşhiste başlar. Eğer teşhiste sorunun ne olduğu anlaşılırsa bu sefer ikinci kademeye gelip bu sorunu, ne ile ve nasıl çözeceğiz ve bu sorunu çözerek nereye gitmek istiyoruz, bu sorunun çözümüne nereden bakacağız? Şimdi son dönemlerde sizin söylediğiniz kayayı zirveye taşıdık algısının doğmasının bir nedeni budur. Çünkü egemen Türk siyasi aklı tartıştığımız sorunu hiç olmazsa Cumhuriyet tarihi boyunca birkaç farklı şekilde adlandırdı. Burada şunu belirtmeden geçmeyeceğim. Adlandırması gerçekte böyle görüldüğü anlamına gelmez ama böyle adlandırmak işine geldi. Biliyorsunuz cumhuriyetin ilk yıllarında 41’e kadar Kürdistan “Fırat’ın doğusu ve Malatya” olarak tabir edilirdi.
Ve oradaki sorunlar bu isimle anılırdı. İdeolojik ve siyasi olarak da irtica faaliyetleri, şekavet, aşiret ayaklanmaları olarak isimlendirilirdi. 41’deki coğrafya kongresinden sonra Kürdistan “doğu ve güneydoğu Anadolu” oldu.
Anadolu, yakın doğuyu kapsayacak şekilde uzatıldı. Böyle bir genişlemeye tabi tutuldu. Ve ondan sonra sorun kısaca doğu sorunu olarak ifade edilmeye başlandı.
Doğu sorunu denildiği zaman da daha çok bir geri kalmışlık, feodal yapı, aşiret ilişkileri sorunun kaynağı olarak gösterildi. 60’lardan sonra özellikle 68-78 döneminde sorun bölücülük, anarşi ve komünistlik olarak tarif edilmeye başlandı. 90’dan sonra sorunun adı peyderpey değiştirilmeye başlandı. Biliyorsunuz Özal “federasyon bile tartışılabilir” dedi. Bunların nedenlerini ayrıca konuşuruz. Özal’dan sonra Demirel ve İnönü Kürt realitesini tanıyoruz demeye başladılar. Bundan sonra Türk medyası ve liberal çevrelerinde de bu soruna ad bulundu. Bu sorunun adı “Kürt Sorunu” idi. İşte Tansu Çiller “Bask modelini tartışabiliriz”, Mesut Yılmaz’ın “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” ve nihayet 2005’ten sonra Tayyip Erdoğan’ın “Kürd sorunu vardır” demesi… Türk siyasi aklı tarafından bu sorunun tanımlanması ve adlandırılması böyle işledi. Ondan sonra Kürd hareketi hatta Kürd siyasi aklı Türk tarafındaki bu değişikliklerden yola çıkıp her zaman etkilenmiştir. Malesef ki düşün dünyamızda Türk düşün dünyasının hegomonik diyebileceğimiz bir etkisi vardır. Ve Kürd tarafı da bunu özellikle 2000’li yıllardan sonra böyle adlandırmaya başladı ve bir çok çevre tarafından bu adlandırma kabul edildi. Şimdi eğer “Kürd sorunu” tanımlanması ve adlandırması üzerinden bakarsanız, açılımla ya da yeni bir anayasa üzerinden zirveye geldiğimiz sanısına ulaşabilirsiniz. Çünkü sorunun böyle adlandırılması Türkiye içi bir sorun olarak görülmesine yol açar.
Ben de oraya gelecektim. Yani sorunun adlandırılması çok önemli bir durum mudur? Sonuçta egemen ulusun başına sürekli bela oluyorsunuz. Sizi bir türlü durduramıyorlar. Arka arkaya isyanlar patlak veriyor. Kürd Halkı haklı olduğuna inandığı durumlarda çok uzlaşmacı bir halk karakterine sahip değil çok şükür. Egemen halkın üzerlerinde oynadığı tüm oyunları pompalamaya çalıştığı tüm öğretilere rağmen bu halk zora geldiği anda ayaklanan ve egemen ulusun başına haklı olarak bela olan bir halk. Buna karşılık egemenlerin küçük tanımlamalar ve rüşvetlerinin karşılığı tam olarak bu halkı biraz daha oyalayalım mantığı mıdır?
Şimdi Türk tarafının tanımlamalarının bir siyasal amacı var. Türk tarafı uzun süre bu sorunun varlığını yadsıyarak ve alttan alta jenosidal bir tavrı sürdürerek bu sorunun üstesinden gelebileceğini düşündü.
Peki şu andaki pozisyon bu mudur?
Hayır. Bıraksan geleceğim bu sürece ama bırakmıyorsun ki Kejê Xan.(Gülüşmeler) Şimdi Türk tarafı bu meselenin bir “Kürdistan” meselesi olduğunu bilir. Türk siyasi aklı bunun farkında. Bu meseleyi işte onun için kendi doğrusunu egemen hale getirme mücadelesine dönüştürmüştür. Türk tarafı kendi siyasi doğrusunu egemen hale getirmek için bu meseleyi farklı dönemlerde farklı şekillerde adlandırdı, ama esas siyasi meselesi de Kürd halkının ülke gerçekliğini ortadan kaldırmaya çalışmaktı. Eğer Kürd halkının ulus - ülke gerçekliğini ortadan kaldırabilmiş olsalar idi, kendi doğrularını egemen hale getirmiş, dolayısıyla bu sorunu çözmüş olurlardı. Niye çözemediler? Attıkları her adımda Kürdistan’a tosladılar. Kürd halkının ulus ülke gerçekliğini sahiplenmesine tosladılar. Bu toslamayı aşamadıkları zaman ya geri adım attılar ya yeni bir çözüm dalgası yaratmaya çalıştılar. Ama Türk tarafının, Türk egemenlik sisteminin bütün çözüm dalgalarının altındaki temel amaç bu sorunu kendi çıkarları bakımından, kendi doğruları bakımından çözmeye yöneliktir.
İşte bu. Benim son günlerde en çok ihtiyacım olan şey. Berrak bir bakış açısı ve net cevaplar. Yani bu adamlar ne zaman Kürd ulusu kendi ulusal gerçekliğini ortaya koyup, kendi kaderini tayın etme yolunda hızlanmaya başlarsa bir biçimiyle düşük yaptırılmaya çalışıldı. Ve maalesef çoğu zaman da bu konuda başarılı olundu. Sahi niye başarılı oluyorlar her seferinde? Eksiğimiz ya da yanlışımız nerde?
Şimdi düşük yaptırma tanımlaması bence doğru değil, hatta çok yanlış bir tanımlama. Benim anlatmaya çalıştığım ya da öne çıkarmaya çalıştığım şudur. Bu sorun nedir? Burada da birkaç alt başlık var. Mesele şudur; bu Türkiye’nin iç sorunu mudur? Yoksa bu Türkiye ile Kürdistan arasında hatta Kürdistan’la dünya arasında çok daha kapsamlı bir mesele midir? Türk tarafının bütün çabası bu meseleyi bir iç mesele olarak lanse etmektir. Bu iç mesele zaman zaman farklı tanımlanabilir.
Örneğin ilk dönem hem işte Fırat’ın doğusundaki “şekavet” eylemleri olabilir. Özellikle 1925 Kürd özgürlük hareketi bakımından işte bu bir “irtica” hareketiydi diye tanınır. Daha sonra feodalite, geri kalmışlık olarak tanımlanır, şimdi “Kürd sorunu” olarak tanımlanır ama adlar ne kadar değiştirilirse değiştirilsin değişmeyen bir tavır var, bu Türkiye’nin bir iç meselesidir tavrı. Şimdi Kürdistan meselesini Türkiye’nin iç meselesi olarak tarif etmek kolonyalizmdir.
İtiraz noktamızın öncelikle bu olması gerektiğini düşünüyorum. Tartıştığımız mesele Türkiye’nin iç meselesi değildir. Tekrar şunun altını çizmek lazım ki bu meselenin daha ciddi ve görünür bir mesele olduğu dönem I.Dünya savaşı sonrası dönemdir ve doğuşundan beri devletlerarası bir meseledir. Herhangi bir devletin sınırları içine hapsedilip o sınırlar içinde çözülemeyecek bir meseledir. Meselenin esası benim açımdan şudur; I.Dünya savaşı sonunda, galiplerin kurdukları bir dünya düzeni ve bu dünya düzenine dayandırdıkları bir devletler sistemi var.
İşte onun için ben globalleşmenin ilk büyük dalgasını 1870’ler sonrası olarak ele alırım. Burada globalleşmeye neden girdin diye sorabilirsin? Dünya globalleştiği için yeni bir dünya düzenine ihtiyaç duyuldu ve onun üzerinden sürdürebileceği bir dünya devletler sistemi ihtiyaç haline geldi.
Ve birinci savaşın galipleri tarafından bir devletler sistemi kuruldu. Onlara göre bu sistemin devletler arası meşru organı “Milletler Birliği” Osmanlıcası ile “Cemiyeti Akvam”dır. 1919’daki Paris Barış Konferansı sırası ve sonrasında kurulan bir örgüttür.
Savaşın galiplerinin hegemonyası ve yönlendiriciliğinde 1919’da dünya barış konferansı düzenlendi. Savaş sonrası dünyayı tanzim etmek için böyle bir konferans düzenlendi. Ve bu konferanstan “Cemiyeti Akvam” çıktı. Mesele buradan başlıyor. Benim diğer Kürd okumuşları ile tartışmamın biri buradan kaynaklanır. Cemiyeti Akvam kolonyalist bir yapılanmadır. Emperyalist bir kuruluştur. Savaşın galibi emperyalistler, kolonyalistler tarafından kurulmuştur. Çok kimse bunu bilmez, ama 1930’lara kadar, özellikle Lenin döneminde ve daha sonrasında da bir komünist partinin Komintern’e üye olabilmesi için Cemiyeti Akvam’ı kolonyalist bir kuruluş olarak red etmesi lazımdı. Ama ne zamanki 1932’den sonra Sovyetler Cemiyeti Akvam üyesi oldu, üyesi olduğu bir kuruluşu emperyalist kolonyalist bir kuruluş olarak tanımlaması da söz konusu olmadığına göre, bu duruş (yani bunu komünistler bakımından söylüyorum) bir kenara itildi.
Bunun reel politikerliğini istersen sonra tartışırız, ama bir savaş, dünya savaşı yaşandı, bu savaşın galipleri dünyaya bir çeki düzen vermek için Paris’te toplandılar, bir çeki düzen verdiler. Verdikleri çeki düzenin en üst organı da Cemiyeti Akvam idi. Burada kurulan devletler sistemi Kürdistan’da ne yaptı? Bu devletler sistemi içinde Kürtlere yer verilmedi. Örneğin Arap coğrafyasında 20 tane Arap devleti kurulurken ki bunların çoğu manda devletleri idi. Kürdistan bölündü, parçalandı, dört ayrı devletin sınırları içine hapsedildi ve her dört ayrı devletin sınırları içinde de siyasi statüsüz bırakıldı. Benim tartıştığım mesele bu meseledir. Bölünmüş parçalanmış dört ayrı devlet sınırları içine hapsedilmiş ve bu devlet sınırları içinde siyasi statüsüz bırakılması meselesidir. İtirazımız da bunadır. Bunun sadece tarihi bir haksızlık olduğunu değil, bunun insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu söylerim ben. Bu bir jenosid sürecidir. Bir halkın ulus-ülke gerçekliğini ortadan kaldırma faaliyetidir. Faaliyetin o dönemki asli sorumluları Britanya ve Fransa’dır. ABD buna sessiz kalmıştır. Sovyetler zaman zaman sessiz kalmış, zaman zaman Cemiyeti Akvam’a itiraz etmiş ve ama Kürdistan’ın bu haline isyan etmemiştir. Bu sorun oluşurken bir dünya meselesi ve devletlerarası bir sorun olarak oluşmuştur. Dolayısıyla konuşurken devletlerarası bir mesele bir dünya meselesi olarak konuşursak ve bu paralelde görürsek doğru olur. Eğer devletler arası bir meseleyi siz bir devletin içine çekerseniz ve orada tarif ederseniz birincisi yapılan tarif yanlıştır. İkincisi çözemezsiniz.
Yeryüzünde hiç kimse bu kadar kapsamlı, bütün dünyayı ilgilendiren devletlerarası bir meseleyi bir devletin sınırları içinde çözemez. Niyeti ne kadar temiz olursa olsun, ne kadar humaniter olursa olsun, ne kadar özgürlükçü olursa olsun. Böyle bir transformasyona hiç kimsenin gücü yetmez. Onun için benim tartıştığım meseleyi Türkiye’nin bir iç meselesi olarak gören ve onun üzerinden çözüm arayanlar başarısız olurlar. Bu sorun bu haliyle çözülemez. Böyle bakıldığı müddetçe de o dediğin kayanın zirveye gitmesi mümkün değildir. Eğer zirveden kastımız bu meselenin çözümü ise, bu bakışla bu mesele çözülemez.
Peki. Bu bakışla bu meselenin çözülemez olduğunu anladık. Bu bir teşhis. Peki tedavisi nedir? Sizin bakışınızla çözülmesi için öneriniz nedir?
Şimdi bu tanımlamanın içinde sorunun çözümü var zaten. Eğer dünyanın bütün belli başlı aktörleri bir ülke ve halkın ulus ülke gerçekliğini parçalamışlarsa ve parçalanmış bu ülkede bu halkı siyasi statüsüz bırakmışlarsa ve bu insanlığa karşı işlenmiş bir suçsa, bu jenosidçi bir operasyonsa, bunun çözümü; bunun tersidir.
Halkın ulus-ülke gerçekliğine herkes saygılı olacak, halkın ulus-ülke gerçekliği çerçevesinde çözüm arayacak. Bundan çıkan otomatik sonuç şudur; Kürd halkının bağımsızlığı ve birliği onun tarihsel, sosyal, siyasal ve insani hakkıdır. Bu meselenin çözümü bu hakkın realize olması ile mümkündür. Başka türlü mümkün değildir. Bu genel temel kalıcı çözümdür. Bu çözüme varıncaya kadar birçok ara evreden geçebilirsiniz. Bunu şunun için söylüyorum, ben böyle söylediğim zaman herkes “totalcı-toptancı” olarak değerlendiriyor, bu öyle bir yaklaşım değildir. Sorunun esas kalıcı ve gerçek çözümü budur. Bu çözüm bu günden yarına olur mu? Bu günden yarına çözülebilecek bir mesele değildir. Hem dışsal hem içsel engelleri vardır bunun. Mesela Kürdistan sorununu 1639’dan almayıp da işte I. Dünya Savaşı sonrasından alırsak -bölünüp parçalanmasını- yüz yıla yakındır bölünmüş ve parçalanmıştır. Bu parçalanmışlık; evet haksızlıktır, jenosiddir, insanlığa karşı suçtur ama bazı reel sonuçları vardır. En önemlisi şudur, parçalar arası eşitsiz bir gelişim var. Bu gün Kürdistan’ın doğu parçasıyla güney parçası, kuzey parçasıyla, küçük güney parçası arasında müthiş bir eşitsiz gelişim var. Hem sosyal alanda var, hem siyasal alanda var, hem kültür alanında var. Bildiğiniz ne kadar alan varsa eşitsiz gelişmenin zembereği içinde. Kürdistan’nın parçaları görece birbirlerinden farklılaşmıştır. Dolayısıyla bütün dünya bir tarafa çekilse ve bana dense ki “Kürdistan’ı birleştir”, bunun önünde dahili engeller var. Bir çok evreden geçecektir. Federal, konfederal şu-bu, bir çok evreden geçecektir. Ama Kürdistani siyasetin omurgası bu olmalıdır.
Peki. Omurga bu olmalıdır, bu şekilde yapılandırılmalıdır ama şimdi bir gerçeğimizde var, en büyük sorumluluğun öncelikle halkımıza, ki benim temel değerim insan, sonra da ülkemiz olduğunu düşünüyorum. Bizim halkımız çok şiddetli bir şekilde acı çekiyor. Yeryüzünde hiçbir halkın görmediği kadar vahşi yöntemlere tabi tutuluyor. Köyler boşaltılıyor, çocuklarımız ölüyor, insanlarımız göçe zorlanıyor. Şimdi sizin söylediğiniz aşamalardan açıkçası bu kadar kıyamcı bir şekilde geçerken omurgayı oluşturma teorinizin geniş zamanı içinde, Ya Allah aşkına kendimizi yarına ne kadar taşıyabiliriz? Çağla ilgili gerçeklikler, değişen jenerasyonun kişilik yapısı, devletin kıyamcı ve asimilasyoncu politikası, biz daha ne kadar götürebileceğiz?
Şimdi iletişimimizde bir temel problem var. Aynı sözcüklere farklı anlamlar yükleyerek kullanıyoruz Kejê Xan. Onları netleştirmediğimiz zaman anlaşıyormuşuz gibi görünür. Ama netlik sağlamaya başladığımız zaman aslında anlaşamaz oluruz. Burada mesele anlaşılıp anlaşılamamakta değil, anlamak meselesidir. Halkımız çok cefa çekmiştir, belki dünyanın başka bir coğrafyasında bu kadar büyük acılar yaşanmamıştır, daha ağır acılar da yaşanmış olabilir. Varsayalım ki bunlar yaşanmamış, Diyarbakır Cezaevi gerçeğimiz yok, 12 eylülde bir darbe yapıp ve orada Nazi kamplarını aratan uygulamalar yapılmadı. Varsayalım ki köylerimiz boşaltılmadı, varsayalım ki koruculuk kurumu oluşturulmadı, varsayalım ki JİTEM yok.Varsayalım ki insanlar “ben Kürdüm” değdiği için cezaevlerinde işkencehanelere sürüklenmedi; sorun ortadan kalkacak mı?
Bizim sorunumuz bunlar değil, aksine bunlar bizim sorunumuzun tezahürleridir. Sorunumuz dünyanın kendisine bir düzen bulurken, bu düzeni bizim yokluğumuz üzerine kurmalarıdır. Biz bu düzene itiraz ediyoruz. Biz bu düzene isyan ediyoruz. Bu düzenin bütün sorumlularına isyan ediyoruz ve bu mesele aşılmadığı müddetçe bu sorunun çözülemez olduğunu söylüyoruz. Yani bir devrimci olarak biz huzur peşinde değiliz. Eşitlik özgürlük peşindeyiz. “Huzurunuz var ama eşitlik olmasa da olur”, “özgürlük olmasa da olur” gibi bir bakış bizim bakışımız değildir. Onun için tartışmaları meselenin tezahürleri üzerinden değil, ki asla bu tezahürler önemsizdir falan demiyorum, aksine çok önemlidir. Yani siz anlatırken bile geriliyor insan. Bunu yapanlara karşı öfke ve kinle doluyor. Hani böyle kalkıp gidesi geliyor insanın ama sorunu ve çözümünü gerçek zemin üzerinden tartışmak lazım. Bu bir plandır, bu bir tuzaktır. “Allah önce garibana eşeğini kaybettirir, sonra da sevinmesi için buldurur” diye bir mesel vardır. Türk siyasetinin Kürtlere yapmak istediği şey budur. Bakın 80 öncesi Türkiye’de koruculuk sistemi yoktu. Bu gün siyasi taleplerimizin başında “koruculuk sistemi kaldırılsın” var.
İyi de, Kürdistan’da silahlı mücadele oldu. Silahlı mücadelenin olduğu yerde doğal olarak “cahş”lık sistemi de gelişir? (Gülerek ve artık kesin anlaşılamamanın verdiği yüz mimiklerinin hepsiyle)
Doğal olup olmadığını tartışmıyoruz. Ne doğaldır ne insanidir o ayrı ama tartıştığım o değil. Şimdi meseleyi, Kürt sorunu olarak tarif eden Türk siyaseti bize açılım aracığıyla ne vaad ediyor? Koruculuk sisteminin kaldırılabileceğini, dil meselesini söylüyorlar, anayasada etnik vurgunun olmayacağını söylüyorlar, yani işte meşhur “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” bu sefer böyle söylemeyeceğiz diyorlar, hatta çok liberal olanlar çok böyle büyük laflar ediyorlar, çok böyle kalıbı geniş laflar ediyorlar hani dinleyen de “bu abi çok biliyor” gibi algı uyandıran laflar. Bunlardan birisi de şudur; “Türkiye anayasası etnik olarak kör olmalıdır.” Türk siyaseti çözüm olarak Kürd sorunu tanımlaması üzerinden bize bunları vaad ediyor. Sonuçta bu açılım gerçekleşirse “Türklükten” “Türkiyeliliğe” terfi edeceğiz. Şimdiye kadar Türkiye devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes “Türk”tü bundan sonra “Türkiyeli” olacak. Bunun bizim için çok önemli olduğu söyleniyor, ben bir önemini göremedim. Burada kendim için bir terfi göremiyorum yani.
Şimdi madem buraya geldik, aslında bu soru idi. Şu çok tartışılan Anayasa meselesi?
Bekle bitireyim sonra ne sorarsan sor.
80 öncesi resmi bir Kürtçe yasağı yoktu. Bu 80 sonrası fiilen resmileşti. Şimdi Tayyip Erdoğan övünüyor “ben cezaevlerinde Kürtçe konuşma izni verdim” diye. Önce eşeği kaybettiriyorlar, sonra da bak eşeğin orada dediklerinde seviniyoruz. Ama hiç birimizin aklına sen bize niye kaybettirdin diye sormak gelmiyor. Tuzak. Onun daha zengin ifadesi “ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek”tir. Onun için bu tuzağa gelmemenin yolu çerçeveyi sağlam tutmaktır. Prensipleri esas almaktır. Siyasal mücadelede asla taviz vermememiz gereken iki şey vardır; biri prensip, öbürü realite. Devrimci siyasetçiler hiç olmasa bu ikisi arasında ilkelerden yana bir denge kurarlar. Çünkü realiteyi görmemek eski terminoloji ile “dogmatizmdir”, realiteyi görünce ilkeleri unutmak da en basit deyimiyle “oportünizmdir” Biraz daha sert söylersek davayı satmaktır. Çünkü prensip davayı ifade eden prensiplerdir. Bunun için biz tuzağa düşmemek için prensiplerimizle sebat etmeliyiz. Soruna bizim kurguladığımız çerçeveden bakmalı, kendi doğrularımızla sebat etmeliyiz. Bu sebatların yanında senin işaret ettiğin halkın durumunu da görmek lazım, Kürd siyasetinin içinde bulunduğu durumu da görmek lazım, dünyayı da görmek lazım, bölgeyi vs de görmek lazım.
Son otuz yıldır Kürdistan’da gelişen mücadele bir anlamda iç savaştır. Aslında bir anlamda değil iç savaştır.Savaş kuşağı çocuklar yetişti yani, şu an savaşın ilk başladığı dönemlerde doğan çocuklar nerdeyse otuz yaşında yetişkin birer birey. Tabi ki bu savaş süreçlerinin insanların kişiliklerine yansımaları var. Dünyanın her yerinde savaş olağanüstü süreçtir ve travmatik sonuçlar verir. Son otuz yıldır ülkemizde gelişen savaş sürecini ve sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ne kazandık? Ne kaybettik? Yerimizde mi durduk? Neler oldu?
Güzel. Sen beni daha çok aktüele çekmek istiyorsun. Ben de arka planı önce sağlama alayım sonra aktüeli yorumlayayım derdindeyim.
Valla omurgayı anladık. Hak verdik. Onayladık. Şimdi aktüele geçelim.(Gülüşmeler)
Peki. Öncelikle bu bir iç savaş mıdır? Değildir. Orda bir iç savaş var mı? Kürdistan’da sürdürülen savaş bir iç savaş değildir. Ama işte Kürd okumuşların kafası o kadar çok Türkiyelilikle yüklüdür ki, bilinçle değilse de bilinçaltları o kadar çok Türkiyelidir ki, Türk devletine yapılmış bir başkaldırıyı bir iç savaş olarak tarif edebiliyorlar.
Tamam. Bu sefer kabul. Teslim oldum. Adlandırmam bu açıdan bakıldığında bir felaketti.
Şimdi Kürdistan’da mesela YNK ile KDP arasında süren savaş hepimizi mahveden bir iç savaştır. Bunlarla PKK arasında açılan savaş bir iç savaştır. Örneğin PKK’nin kendi dışındaki Kürt siyasi gruplarına, Kürd aşiretlerine açtığı savaşlar, bunlar iç savaşlardır. Ama Kürdlerin Türk devleti ile savaşı “Ulusal Kurtuluş Mücadelesi”dir ve bu da iç değil bir dış savaştır. Bunun üzerinde niye bu kadar duruyorum? Bu bizim Türkiye’ye nereden bakacağız sorusu ile ilgilidir. Biz Türkiye’den bakarsak meseleyi farklı görürüz. Çözümünü de farklı görürüz. Biz Türkiye’ye Kürdistan’dan bakarsak ve Türkiye’yi bir ülkenin adı olarak değil, devletin adı olarak görürsek, Türkiye dediğin yer bir ülke değildir, burada yaşayan insanların hepsinden bir millet oluşmuyor, bu sadece bir devletin adıdır diye bakarsak ve bu devletin Kürdistan’la ilişkisini işgalci jenosidçi olarak değerlendirirsek, o zamanda dilimiz sürçmez; bu bir iç savaştır demeyiz. Hem teşhisimiz doğru olur, hem tedavi önerilerimiz doğru sonuç verir.
Eğer fırça yemem bittiyse soruya geçebilir miyim? Benim şu an sizin yanınızda bulunmamın en büyük nedenlerinden biri de sizin netliğiniz. Üslupta netliğiniz. Ne istediğinizi çok çok net anlatabiliyorsunuz. Tabi bu benim kişisel fikrim. Benim sizi takip ederken gördüğüm bu. Teşhisi doğru koyduğunuzu görüyorum. Bu da tedavi sürecini hızlandıran en büyük faktördür. En azından sizi boşu boşuna oyalamaz, enerjinizi bölmez, hastayı yormaz, ben sizin teşhis gücünüze sınırsız güveniyorum. Peki doğru adı savaştır. Geldiğimiz nokta nedir bu savaşta? Bizim kazanımlarımız nedir? Kayıplarımız nedir?
Şimdi her defasında olduğu gibi bu soruya da Kürdistan’dan uzaklaşmadan bir cevap aramak lazım. Türkiye’nin içinde kendimizi hiç görmemeliyiz bu tamam. Ama anlamaya çalışırken küreselleşen bir dünyada mücadele ettiğimizi de unutmamalıyız. Çok moda deyimle daha bir global bakmamız lazım.
1989-90 lı yıllarda dünya düzeni çöktü? Niye çöktü? Sovyet sosyalizmi çözüldü. Sözünü ettiğimiz dünya düzeni İkinci Savaşı bitiren anlaşmalarla kurulmuş bir dünya düzeniydi. Bir tarafta Sovyetlerin öbür taraftada da ABD, İngiltere ve Fransa duruyordu, daha sonra İtalya’da katıldı. Yani masanın ettarafında bu güçlerin bulunduğu anlaşmalardır bunlar. Bu anlaşmaların kurumsal sonucu BM’dir. Bu kurum da emperyalist bir kurumdur. Orada Sovyetler’in varlığı bu kurumun emperyalistliğini gidermez. Emperyalist niteliktedir ve esas olarak Cemiyeti Akvam hukukunu olduğu gibi olmasa da değiştirerek benimsemiştir. Cemiyeti Akvam kurumunda mandaterlik de var BM hukukunda bu yok. Bütün bu her iki dünya düzeninde ortak bir özellik var ona dikkat çekmek istiyorum; devlet merkezlidir. Ulusu da ülkeyi de devleti referans alarak tanımlar bu dünya düzenleri. Ve Kürtler de devletsiz bırakılmışlardır. Devletsiz bırakıldıkları için de ülke ve ulus gerçeklikleri yok farz edilmiştir
BM’ye göre Yakındoğu’da, Kürdistan adında bir ülke ve bu ülkenin ahalisi olarak bir Kürd milleti yoktur. Adı ‘Birleşmiş Milletler’dir ama fiiliyatı birleşmiş devletlerdir. Çünkü devlet merkezli bir bakış dünya düzeninin zemininde olan bakıştır ve biz buna itiraz ediyoruz. Etmeliyiz. Yakındoğu meselesini daha sonra sorarsan biraz daha açıklarım çünkü bu Kürdistan meselesi değil, Yakındoğu meselesidir.
Anlaşıldı bu röportaj değil, kitapçık olarak çıkacak.(Gülüşmeler)
Şimdi ikinci savaş sonrası kurulan dünya düzeninin kurucu aktörlerinin üzerinde anlaştıkları bazı şeyler vardır. Bunlardan biri dünyanın siyasi haritasının veri kabul edileceği, değişmeyeceğidir. Onun için 1946-1990, bu kırk küsür yıllık süreç boyunca dünyanın siyasi sınırlarında bir değişiklik olmamıştır. İsrail devletinin kurulması hariç. İsrail devleti peki nasıl kuruldu, madem bu hegemonik güçler sınırlarda anlaşmışlardı? O da şöyle kuruldu; Sovyetler Birliği ve ABD’nin ittifakı ile kuruldu. Bu çok bilinmez ama mesela İngiltere İsrail devletinin kurulmasına karşıdır. Çünkü Arap coğrafyası denilen coğrafya İngiltere’nin sömürgesidir ve orada bir İsrail devleti kurulursa kendi nüfuz bölgesinde karışıklıklara sebebiyet verir. Onun için itirazı var. Tabi bu arada bir önemli şeyi söyleyeyim parantez içinde, bunları yayınlarken istediğini atabilirsin…
Estağfurullah ben atmam da çözene acırım. .(nerden bilebilirdim ki çözümün boynuma kalacağını bunu söylerken!)
İkinci Savaşın dünya denkleminde yol açtığı bir değişiklik de şudur; İngiltere yavaş yavaş çekilerek yerini ABD’ye bırakmaktadır. Birinci savaşa kadar ABD deniz aşırı faaliyetlerde bulunmaz, fazla sorumluluk da almaz idi, Birinci Savaştan itibaren parça parça sorumluluklar almaya başladı. II. Savaştan sonra İngiltere’yi sollayarak batının en güçlü rolüne ABD soyundu. Dolayısıyla ABD ve Sovyetler anlaştığı için bir İsrail devleti var ve bu bir istisnadır. Bu istisna düzenin temel kurucularının uzlaşması ile kotarıldı. Bu ne için önemlidir? Dünyadaki güç dengesi ya da siyasi konjonktür dediğimiz şey bu dönem arasında Kürtlerin devletleşmesinin önünde çok ciddi bir bariyerdir.
Bu bariyer Sovyetlerin çözülmesi ile bence kalkmıştır. Şu anda dünyanın bütün hegomonik güçleri, dünyanın şu anki siyasi sınırlarının bekçisi değildir. Herkes kendi siyasal amaçları doğrultusunda bu sınırlara bakar. Bu sınırların değişmesi de meşru hale gelir. Bunu nereden görüyoruz? İşte Yugoslavya parçalandı, Sovyetler Birliği dağıldı, yerinde şimdi 23 devlet var. Bu devletlerin içinde de ayrıca sınır tartışmaları var. Yine Çekoslovakya Çek ve Slovakya diye ikiye ayrıldı. En önemlisi de Sudan’dır.
Kürd siyaseti niye Sudan’ı görmez bilmiyorum. Halbuki Sudan olayı çok müthiş bir olaydır. Sudan’ın demokrasiyle hiçbir ilgisi yoktur. Sudan devlet başkanı, biliyorsunuz batılılar tarafından savaş suçlusu olarak aranıyor. Yakaladıkları yerde yargılayacaklar. Sudan’da müthiş bir savaş sürdü. Kimine göre milyonlarca kimine göre yüz binlerce insan öldü. Ama kısa bir süre önce orada bir referandum yapıldı ve Güney Sudan’lıların %90 küsürü ayrılma yönünde oy kullandılar. Şimdi Güney Sudan Devleti diye yeni bir devlet tarih sahnesine çıkıyor. BM bunu üye olarak kabul edecek. Çünkü devletlerarası aktörler de bu bölünmeyi onayladılar. Bizim adımıza ilginç ve önemli olanı şudur; Sudan demokratik değildir. Güney Sudan’daki rejim de muhtemelen demokratik olmayacak. Kendine özgü totaliter bir rejim kurulacak. Her iki tarafın da demokrasi ile bir ilgisi olmadığı halde son derece demokratik bir referandum gerçekleştirdiler. Bu ne için önemlidir? Yeniden geniş bir parantez açarak söyleyeyim. Kürdistan meselesinin çözümü ile Türk devletinin demokratikleşmesi iki ayrı alandır. Birbiriyle ilgisizdir demiyorum, birbirleriyle ilgilidirler. Türkiye’nin demokratikleşmesi Kürdistan’ı da etkiler. Kürdistan’daki siyasi mücadele Türk mücadelesini de etkiler. Tersi de doğrudur. Kürdistan’daki özgürlük mücadelesi geliştikçe bu da Türk devletinin demokratlaşmasını ya da totalitarizasyonunu etkiler. Ama iki farklı meseledirler. Çözümü de Türk devletinin demokratizasyonunda görmemek lazım. Çözüm Kürdistan’ın devletleşmesidir.
Senin röportaj sınırlarını zorlayan bu açıklamalar şunun içindi; dünyadaki reel politik düzeninin çökmesi, Kürdlerin devletleşme hedefi bakımından olumlu bir konjonktür yaratmıştır. 1946-90 dönemi olsaydı böyle bir çıkış yaptığınızda bütün dünya sizin karşınızdaydı. Ama şimdi bu siyasi sınırların bütün dünyaca kabul edilmiş vekilleri yoktur. Yeni siyasi sınırlar artık dünyada meşrudur. Bu Kürdistan özgürlük mücadelesi bakımından elverişli bir dünyaya işaret eder. Benim gördüğüm budur.
Ne güzel. Bunu böyle okur ve özümsersek şartlar da bunca lehimize işliyorsa hadi kuralım o zaman. Peki siz bu hikayenin kişisel olarak neresindesiniz. Ben Kürt aydın ve okumuşlarını son dönemde yedi uyurlara benzetirim. Bir türlü çıkamadılar o uyku mağarasından. Ben “Yemliha” ile mi konuşuyorum? Zamanı gelmedi mi? Artık süreç de bunca uyanmayı dayatırken çıksanız meydana diyorum.
Sana nasıl göründüğünü bilemem. Ben öyle görmüyorum ama. Bu bir. İkincisi Güney’de devletleşmeye dönük adımlar atıldı. Bu adımlar bölgedeki devletler zemininden çekilen bir tuğladır ve çok önemidir. Yapabiliriz, bu sistemi dağıtabiliriz. Bu gün bir tuğla çektiysek yarın duvarını da yıkabiliriz bakımından çok önemlidr.
Bu parçalanmışlığın, eşitsizliğin zembereğinde yol açtığı tahribatların biri de şuydu; Kürdistan’ın parçalarında gelişen özgürlük mücadeleleri genellikle çok az örtüşürdü. Farklı zamanlarda farklı parçalarda farklı hareketler geliştirilirdi. Oysa gördünüz ki, güneyde devletleşmeye dönük bir atak var. Doğuda ciddi bir Kürd hareketi var. Küçük güneyde (Suriye) siyasal hareketlilik var. Suriye devletinin içinde bulunduğu krizi de göz önüne aldığımız zaman, Kürdistan’ın en küçük parçasında bile bir siyasi aktivite var. Kuzey Kürdistan’da yığınsallaşan, dünyaya kendisini ben varım dedirten bir ulusal gelişme ve kalkışma var. Bu ne için önemlidir? Bağımsızlık yanında birlik meselemiz de vardır. Daha doğrusu bu meselelerin çözümü tek devletin sınırlarına sığamayacağı için, parçalardaki ulusal özgürlük mücadelelerinin birbirine yakın düzeyde gelişmesi ve birbiriyle ilişkilenmesi çözümü kolaylaştıran faktörlerdir.
Hazır madem buraya geldik, zaten size sormayı düşündüğüm bir soruyu hemen buraya alayım. Yakında biliyorsunuz bir Kürd Konferansı var Güney’de. Sizce neden böyle bir konferansa ihtiyaç duyuldu? Yıllardır kanayan yaramız olan “Kurdî Birlik” konusunda sizce umutlanmalı mıyız? Sizden yorumlamanızı istesem?
Örgütleri oluşturan mücadelede onlara duyulan ihtiyaçtır. İşin bir teorik boyutu vardır, bir de pratik boyutu. Benim baktığım yerden şudur; bağımsızlık ve birlik temel hakkımızdır. Bu da ancak Kürdistan’ın bütün parçalarındaki özgürlük hareketlerinde bu bilincin gelişmesi ile mümkündür. Benim baktığım yerden bu bir ihtiyaç olduğu için parçalararası ulusal bir temsil kurumu da gereklidir. Her kurumun ve örgütün böyle bir programı olmalıdır.
Yani “niye bir konferans” sorusuna benim cevabım budur. Bu konferans, belki ardından kongre ve belki ardından bir temsil kurumu getirir. Kürdistan’ın bütün parçalarındaki özgürlük mücadelesini temsil eden, dışa karşı bizi temsil eden, içerde de faaliyetlerimizin eş güdümünü sağlayan bir “Ulusal Kurum” lazım bize. İşin teorik tarafı budur.
Pratiğe gelince, özellikle Kuzey Kürdistan’da eskiden beri çok tartışılan ve tuhaf görünecek ama hepimizin cevabını verdiğimiz bir mesele idi. Hatta komünist hareket içinde her dört parçada da örgütlenmeyi hedef alan ortak komünist partisi tartışmalarımız vardı. Onlara vefa borcumu dile getirmek için söylüyorum. Güney’de Komelaya Rênçderanî Kürdistan, Kuzey’de Necmettin Büyükkaya, bu konuları önemseyen ciddiye alan ve tartışan taraflardı. Diğer bütün Kürt örgütleri de bunu tartışırlardı. O zamanki perspektif bağımsız-birleşik-sosyalist Kürdistan perspektifi olduğu için, o perspektiften baktığın zaman kaçınılmaz olarak her dört parçadaki mücadeleyi eşgüdüm içinde sürdürecek örgüt arayışlarımız da vardı.
Bu zamanla devreden çıktı. Tartışılması devreden çıktı, pratiği devreden çıkmadı. PKK her dört parçada da güçlenmeye başladı. Fakat PKK bu örgütlenmeyi yaparken benim başta söylediğim ulusal bir temsil kurumunun ötesinde bir örgütlenmeydi. Parti örgütlenmesiydi. Geçmiş dönemde Kürdistan Demokrat Partisi’nin yaptığı türden bir çalışmaydı.1959-75 arasında Kürt ulusal özgürlük mücadelesinde KDP ve Molla Mustafa Barzani çok ciddi bir hegomonik yapı idi. Diğer parçalardaki KDP’ler de daha çok onların alt birimleri olarak tasarlanırdı. Zamanla tartışmalar problemler olurdu ama Barzani çizgisi siyasette hegemonik bir işlev görürdü. O dönem bütün parçalarda mesela otonomi savunuluyor olmasının da bir nedeni o dur. Bu yapı 1975’te Cezayir anlaşması sonucu yenilgi ile kırıldı. Ama PKK’nin yaptığı bu parçalar arası örgütlenme biraz onu andıran bir örgütlenmedir. Benim baktığım yerden görünen ihtiyaçtan farklı bir çabadır ama parçalar arası örgütlenmeler teorik tartışma olarak gündemden çıktıysa da pratikte yürümüştür. Bu Irak KDP bakımından da İran KDP bakımından da her zaman böyle yönelimler olmuştur. Biz de pratikte bunları yaşadık. Son yıllarda yeniden gündemimize girdi. Sorduğun “Ulusal Konferans”  bu son yıllarda yeniden gündemimize giren ulusal konferanstır.
Bu parçalar arası birlik çalışmalarını her zaman olumlu buldum, her zaman destekledim, her zaman içinde yer almak istedim. Bu konferans tartışması gündeme gelmeden önce Tevkurd adına biz dört yıl önce Güney’e gittik heyet olarak ve Güney Kürdistan yöneticilerine de ilettik. Güney’de belli örgütlerin oluşturduğu legal illegal ayrımı yoktur bizde, Kürd örgütlerini Kürdistan’ın örgütleri olarak görürüz. Legal olup olmaması Türkiye’nin meselesidir. Bizim açımızdan meşrudur. Bizim projemiz şu idi, güneyde bütün örgütlerin katılacağı bir konferans düzenlemek, bu konferansa da güney ve küçük güneyli siyasileri davet etmek. Kuzey eksenli bir konferans olacaktı. Öneride bulunduk. Güney yönetimi buna mesafeli durdu. Biz de bunu anladık, güney yönetiminin reel politik durumu var, ABD ile ilişkileri var. Yine Türkiye ve Suriye devleti ile ilişkileri var. Bu ilişkiler bağlamında mesafeli durmalarını da anladık. Şimdi bu konferans çağrısının çıkışına dikkat etmek lazım. Benim düşüncem odur ki BU KONFERANS ÇAĞRISI TÜRK AÇILIMININ BİR UZANTISI OLARAK YAPILMIŞTIR.
Biliyor musunuz ben de öyle yorumladım ve yüreğim sızladı.
Güzel yorumlamışsın. Çünkü o açılımın temel gündem maddesi Kürt partizanlarını silahsızlandırmaktır. Kürt partizanlarını silahsızlandırmak tek madde değildi. Bunu süsleyen başka maddeler vardı; af çıkarmak, Kürdolojilere yol vermek, anadille eğitim değil ama, anadil eğitiminin yolunu açmak, İmralı koşullarını daha katlanılır hale getirmek, belli bir zaman sonra da ev hapsine çevirmek. Hatta Karayılan’ın söylediklerinden anladığım kadarı ile PKK yönetimi de 5 yıl Güney’de ya da Avrupa’da ikamet ettikten sonra, Türkiye’ye dönüp legal siyasal faaliyete katılacaklardı. Böyle maddeleri vardır bu açılımın. Ama kilidi partizanları silahsızlandırmak idi ve bu silahsızlandırmak işinde Güney kilit bir rol alıyor. Çünkü kamplar daha çok güney yönetiminin egemenliğinde tutuğu alanlarda. Zaman zaman doğu ve kuzey Kürdistan’a uzanan alanlar da vardır. Qandil diye ifade edilen saha gibi. Ve silahsızlandırılıp Türkiye getirilmeleri söz konusu olduğu zamand bu güney yönetimi ile kotarılacak bir iştir. Bu da arkasında ABD, Güney yönetimi ve Türkiye’nin de onayının alındığı bir projeydi. Gerçekleşmedi ama bu projenin arkasında işte Qandil, İmralı, Güney yönetimi, ABD, Türkiye’nin onayı vardı. Bunun bir parçası olarak konferans önerisi geldi. Bu konferansın esas misyonu bütün Kürd çevrelerinin katıldığı konferanstan ziyade silah bırak çağrısı ve partizanların silahsızlanmasında nasıl bir güzergah izleneceği, neler yapılabileceği idi. Açılım başarısız olunca bu konferans projesi de başarısız oldu ama son 3 yıldır türlü fasılalarla bu konferans önerisi gündeme geliyor. Bu konferans için iki şey söyleyebilirim; birincisi böyle bir konferans gereklidir, ama hemen ikincisini ekleyelim gerekli olan konferans bu konferans değildir.
Bence TC bu kadar ağır bedeller ödemiş bir mücadeleyi kelepir fiyata satın almak istiyor. Ve yine bence bütün Kürd yurtseverleri, bütün Kürd aydınları ve bütün Kürdi örgütler, şiddetle buna karşı durmalılar. Madem ki bunca eziyet görüldü, kendi iç yapılarını sağlamlaştırıp bu meseleyi böyle ucuza kapatmamalılar. Benim kafamdaki hem bağımsız hem özgür hem de birleşik bir Kürdistan olduğu için bu çağrım Güney parçamızdaki siyasilere de aynı zamanda. Ben de meseleye böyle baktığım için bu süreç böyle seyredince pek telaşlı oldum. Sizce telaşım yersiz mi?
Şimdi Kejê’ce tasvirleri Kejê’ye bırakırsak, soruna söyle cevap vermeye çalışayım; Türk devleti sömürgeci bir devlettir. Hatta sömürgecilikten de beter jenosidçidir aynı zamanda. Ama bu devleti yönetenler geri zekalı değillerdir. Ve uzun yıllar boyunca oluşmuş bir devlet aklı vardır.
Tabii akıldan ne anladığımıza bağlı. Zeka ve akıl iki ayrı şey olduğuna göre. Ben bu devletin sadece entrika geleneğiyle donanmış bir aklı olduğuna inanıyorum…
Peki ben öveyim, sen yer. Ciddi bir devlet aklı vardır. Türk devleti çok savruktur. 3 tarafı denizlerle çevrilidir ama doğru-düzgün bir deniz ticareti yoktur. Batıyla ilişkileri içinde demiryolunu da savsadılar, daha çok kara yolu ağırlıklı bir ticaretleri var. Sallapatidir, yasalarının biri diğerini tutmaz. Bu taraftan bakıldığı zaman çok ciddi bir devlet görünümü de vermez. Ama Türk devleti Kürdistan meselesi söz konusu olduğunda tam bir mühendis gibi yüz yıldır tıkır tıkır çalışmıştır. Dolayısıyla entrika da içinde Kürdistan meselesinde Türk devlet aklını ciddiye almamız lazım. Tam bir siyaset mühendisi gibi davrandığını görmemiz lazım. Her meselede savruk olabilir, gayrı ciddi görünebilir, Kürdistan meselesinde çok ciddidir.
Ya nedir bu adamların bizimle zoru? Söz konusu biz olunca niye bu kadar savruk adamlar bir anda derli toplu oluyorlar? Biz niye bu kadar hızlı toparlanamıyoruz?
Hah bu soruyu böyle sor. Sana uzun uzun anlatayım.(Gülüşmeler) Türkiye, Sovyetlerin çözülmesini Kürdistan meselesi ve siyasi sonuçları bakımından Kürd hareketinden daha erken ve daha atak değerlendirdi. Bizim 2000’lere doğru vardığımız sonuçlara Türkiye devleti 90’ların başında vardı: Dünya düzeni çöküyor.
Doğal olarak. 1980 darbesinde bir toplumun tüm aydınlarını, okumuşlarını, politik yapılanması olan insanlarını alıp kafasını koparırsanız o toplumu da böyle süreçlerde sentezleme ve doğru zamanda doğru kararlar verme yetisinden uzak bırakırsınız.
Söylediklerin doğrudur Kejê Xan, ama çözümlediğimiz meselede durum bu değildir. Orada organize bir güç var. Kürdistan meselesini bizden daha iyi anlayan bir güç var.
Bu çok ciddi bir iddia. Lütfen bunun şu an altını doldurur musunuz, neden bizden daha iyi anlıyorlarmış? Biz bu meselenin içindeyiz, parçasıyız. Kimse bizim kadar doğru algılayamaz bence…
Biz iki tarafız. O anlamda bu farklı tarafları birleştirmek yanlış algılamalara yol açabilir. Biz daha çok basıncı hissediyoruz. Tepkimiz daha çok.
Doğal olarak. Basınç bize uygulanıyor çünkü.
Türk devleti birinci dünya savaşı sonrası egemen güçler tarafından kurulmuştur. Ve hedefleri çok nettir. Varlıklarının önündeki ana tehdidin Kürdistan olduğunu bilirler. Çünkü bu TC projesi esas itibarı ile Osmanlı bakiyesinden bir ülke yaratma projesidir. Bu hala bir projedir. Gerçekleşmiş değildir. Bu devletin arkasındaki esas güç bu coğrafyaya sonradan gelen allokton güçlerdir. Eğer bu coğrafyada allokton güçler o coğrafyayı kendilerine ülke ve o coğrafyada yaşayanları kendi hegemonyalarında bir millet olarak dönüştürmek istiyorsa bunun önündeki temel engelin o coğrafyanın otokton halkları olduğunu bilir.
Otokton halkları tasfiye etmeden bir allokton ulus yaratamaz. Ve o otokton halkların yurdunu kendi allokton yurduna dönüştüremez. Bu anlamda bir mühendislik projesidir TC projesi. Coğrafyanın diğer otokton halkları tasfiye edilmiştir. Ermeniler 1915 jenosidiyle, Rumlar tehcir- mübadele yasalarıyla, Süryani ve Keldaniler gene jenosidle tasfiye edilmiştir. Geriye bu projenin gerçekleşmesinin önünde kalan tek engel Kürdistan ve Kürd halkının ulus ülke gerçekliğidir. Hassasiyetleri, mühendislikleri bu nedenledir. Çünkü sonuçta Engels’in sözüdür “organları ihtiyaçlar yaratır” diye. İhtiyaç nedir? Bu coğrafyada Osmanlı bakiyesinden ulus ülke yaratmaktır. Önündeki engel nedir? Kürdistan. Organlar bunun için vardır. Onun için ben diyorum ki Türk devleti jenosid yapmaya mahkumdur. Bu projeyi gerçekleştirme çabasından vazgeçmediği müddetçe bu devlet jenosidçi olacak. Ne zaman jenosidçilikten vazgeçer? Bu coğrafyada farklı ulus gerçekliğini görür kabul eder, o zaman jenosidçiliğinden vazgeçer. Kürdistan’ı kastediyorum, esas itibarı ile bir komşuluk ilişkisi paradigmasına gelir, o zaman jenosidçi olmaktan vazgeçer. Vazgeçmediği müddetçe Türk devleti ne kadar iyi niyetli olursa olsun, ne kadar ehli iman-müslüman olursa olsunlar jenosidçi olmaya mahkumdur.
Yani, son günlerdeki demokratik açılım balonu da bu tezinizle patlamış oldu. Tespitlerinize hiç muhalefet etmeden biat ettim. Geriye dönüp baktığımızda, okuyup incelediğimizde zaten bu tezlerinizin sağlamasını rahatlıkla yapabiliyoruz. Zilan, Ağrı, Dersim, Şex Said vb. benimle beraber bir sürü Kürd gencinin de bu tespitlerinizi okuduğunda geçmişten bu güne halklarının yaşadıkları acıların sebebini ve Kürdistan’ın bu gün içinde bulunduğu sebep-sonuç ilişkisini daha rahat değerlendireceklerini düşünüyorum.
Türk devleti Kürdistan meselesini bizden daha iyi görüyor ve anlıyor. Şimdi bak mesela 1925 ayaklanmasının önderlerindendir Şex Said Hazretleri. Ve mahkeme öncesi, sırası ve sonrası bir süreç yaşanıyor. Şimdi vardığımız sonuçlara göre Şex Said Hazretlerine diyorlar ki “mahkemede sen Kürdistan meselesi olarak savunma, bir İslami hareket olarak savun. Biz seni birkaç yıl sürgüne göndeririz sonra gene dönersin.” Şex Said bunu kabul eder ve İstanbul’daki bir dergiye de atıfta bulunarak bize “İslam elden gidiyor dediler biz de onun için baş kaldırdık” der. Ve idam kararı çıkar. İdam kararını görünce hakime der ki; “bizim anlaşmamız böyle değildi.” Hakim “anlaşma falan yok” der.
Şimdi burada mesele nedir? Osmanlı İmparatorluğundaki uygulama böyle idi. Kürd mirlikleri, Kürt aşiretleri ayaklandığı zaman İmparatorluk, reisleri öldürmez onları sürgüne gönderirdi. Çünkü onlar üzerinden en azından yönetim sürmeyi tarz almışlardı. Ve bir dönem sonra da iade-i itibar eder, onları bulundukları yere geri getirirlerdi. Şex Said hazretleri hala bu devletin Osmanlı Devleti’nin devamı olduğu düşüncesindedir. Oysa Osmanlı devleti TC’ye dönüşmüştür. TC bir anlamda Osmanlı devletinin devamıdır ama onun dönüşerek devamıdır.
Türk devleti önüne Kürd halkının ulusal kimliğini yok etmeyi siyasi hedef olarak koymuştur.Yönetim tarzı artık Osmanlı tarzı değildir. Onlar ne yaptıklarını bilme noktasında bizden daha ileridedirler. Biz henüz buna nüfuz edemedik.
Öyle olmalı ki bugün 2011 yılında hala “Şex Said isyanı gerici bir isyan mıdır?” diye tartışılabiliyor hala geri olan sadece kendi zekası olan arkadaşlar arasında…
İşte onun en büyük nedeni Kürt ayaklanmalarını ve Kürdistan meselesini Türkiye’nin içinden bakıp mütalaa etmektir. Eğer Kürdistan’ı Türkiye’nin yedi bölgesinden ikisi olarak görürseniz, bunun gerici bir ayaklanma olduğu sonucuna ulaşabilirsiniz. Çünkü Ankara’nın vaazı işte Piran’ın vaazından daha seküler ve ileri gözüküyor. Eğer burası Türkiye’nin bir parçasıysa daha mürteci bir başkaldırı olduğunu söyleyebilirsiniz. Ama Kürdistan’ın ayrı bir ülke olduğunu söylüyorsanız Kürd milletinin Türk milletinden farklı bir millet olduğunu düşünüyorsanız ve bu TC’nin bu halkın ulus-ülke gerçekliğini ortadan kaldırmaya çalıştığını görüyorsanız, kör değilseniz, siyaseten Kürdistan’daki ayaklanmayı Türkiye’nin içsel bir ayaklanması olarak görmezsiniz. Kürdistan’ın Türk devletine itirazı olarak görürsünüz. Bu jenosidçi projeye başkaldırı olarak görürsünüz, o zaman da böyle saçma sapan tartışmalara girmezsiniz. Bu tartışmaların hala Kuzey Kürdistan’da her ne kadar azalıyor olsa da sürüyor olmasının nedeni Türk siyasi aklının, egemen Türk fikriyatının Kürd siyasi hareketine nüfuzuyla ilgilidir. Bu bir, ikincisi de diğer siyasi kaynaklarla ilgilidir. Özellikle İmralı aklı ile ilgilidir. Biliyorsunuz bir dönem İmralı, Şex Said hareketinin hem gerici bir ayaklanma olduğunu söyledi, hem de M.Kemal’in yapmaya çalıştığı, çözmeye çalıştığı sorunun önünü tıkadığını söyledi.
Hiç sormayın o beni verem etmiş zaten.
Son iki üç yıldır İmralı bu tutumundan vazgeçti. 1925 ayaklanmasının ulusal kurtuluşçu bir ayaklanma olduğunu söylemeye başladı. Şimdi burada mesele doğruyu bilip bilmemek değil, doğruları siyasi taktiklere feda etmektir.
Oturup dertlerine yansınlar o zaman. Onun için bu gün egemen ulusun basın yayın organlarında son tahlilde terörizm midir, Kürd isyanı mıdır diye tartışacak cüreti kendilerinde bulabiliyorlar.
Yine senin ısrarınla aktüele geldik. Peki Kejê Xan madem öyle bu söylediğin noktadan aktüele dalış yapalım. Son bir haftada ya da 10 günde 3 ayrı deklarasyon yayınlandı. Birincisi Cengiz Çandar’ın hazırladığı raporla yayınlanan deklarasyondur. İkincisi Hasan Cemal’in Karayılan’la yaptığı görüşmeden sonra yaptığı deklarasyondur. Üçüncüsü de bu haftaki avukat görüşmeleridir. Bunun üçünün de ortak noktalarından biri Türk Devlet aklının bu sorunun çözülebilir olduğunu gösterme çabasıdır. Ortak noktası budur.
C. Çandar, “PKK öncülüğündeki hareketi terörizm olarak tanımlamaktan vazgeçin bunun bir Kürd isyanı olduğunu görün ve bu isyanın öncüsü ile anlaşmaya çalışın. Bu isyanın öncüsü üzerinden çözüm bulmaya çalışın” diyor. Bu C.Çandar’ın aklı mıdır? Hayır, bu tipik bir devlet aklıdır. Devlet aklının bugünkü koşullarda güncelleşmiş halidir. Bunun arkasında başka akıllar da var. ABD aklı, Avrupa aklı.
Karayılan’ın Hasan Cemal üzerinden gönderdiği mesajlar da bu akla hitap eden mesajlardır. Silahlı mücadeleyi bırakmaya hazır olduklarını, yeni bir anayasa eksenli bir çözümü mümkün gördüklerini ve bu çözüm sürecinde muhatabın da Öcalan olması gerektiğini söylüyor. Hatta o kadar ilginçtir ki Karayılan’a sorulur “devlet sizinle doğrudan temas kurmuyor mu” diye? Karayılan derki; “bir zaman bizimle doğrudan temas kurmaya çalıştılar, hatta kurdular, fakat biz bu temasları kestik, dedik ki; Önderimiz İmralı’dadır onunla görüşün.” Bu Cengiz Çandar’ın vaazıyla örtüşmesi bakımından önemlidir. Hatta Hasan Cemal’ın bir önceki röportajında muhatap sayısı dörttü. İmralı, Qandil, DTP, akil adamlar vardı. İki yıl aradan sonra muhatap alternatifleri teke indi. Öcalan da deklarasyonunda şöyle diyordu; “öyle gözüküyor ki devlet de PKK de benim olmamı istiyorlar.”
Şimdi birincisi Kürd isyanı olarak değerlendirirsek. İsyan kavramı daha çok içselliği çağrıştıran bir kavramdır. Yani bir cemaat ya da toplumda gidişattan rahatsız olan egemen tarza itiraz etmek gibi bir anlamı da var isyanın. Dışarıdan olursa savaş, içerden olursa isyandır. Kelime anlamı tam olarak bu değildir ama bu bağlam içinde bir anlam kazanır ve Cengiz Çandar’ın kullandığı anlam içerisindeki isyanın bir özelliği de budur. İçselleşmiştir. Kürd savaşını içselleştirip Kürd isyanına dönüştürüyorlar, birincisi bunu red etmek lazım. İkincisi çözümünü Türk devletinin içine sıkıştırıyorlar. Türk devlet konsepti ve egemenlik sistemi içinde çözülebilir olduğunu söylemiş oluyorlar, buna da itiraz edilmeli.
Tüm bu itirazla beraber bir aktüel çözüm yok mudur ya da bu görüşme ve alışverişlerden bir aktüel çözüm çıkma olasılığı yok mudur diye de sormak lazım. Bence yoktur. Çözümün önünü açabilecek ya da çözümü daha az şeddid hale getirecek bazı adımların atılması mümkündür. Ama çözümü henüz aktüel hale gelememiştir.
Peki. Seçim, oluşturulan blok ve seçim sonrasını ve şu pek tartışılan anayasa meselesini değerlendirir misiniz?
Seçimin iki boyutlu tartışılması lazım. Birincisi reel-politik boyutudur. İkincisi meşruiyet boyutudur.Yani biri ilkeler alanını ilgilendirir, öbürü de güncel alanı ilgilendirir. Bir kere aktüel yanını bir kenara bırakırsak reel politik yanıyla bu seçim benim gördüğüm en renksiz ve önemsiz seçimdi. Blok’u dışında tutarak söylüyorum. Niye renksizdir, bayağı sıradan ve rutin bir seçimdi. Çünkü Türk tarafında hangi partilerin aşağı yukarı yüzde kaç oy alacakları belliydi. Kaç vekil çıkaracakları belliydi. Sonuç kimseyi şaşırtmadı o bakımdan. İkincisi bu her iki partinin Türk egemenlik sistemi içindeki konuşlanmalarında farklılıklar var gibi görünse de Türk egemenlik sistemi içinde mutabık partilerdi.
Meselenin bu bölümü çok önemli. Ben bu bölümün üzerinde biraz açarak ve ihtimamla durmanızı rica etsem.
Üçüncüsü bu çok farklılaştırıldı ve bu alan üzerinden çok manipüle edildik. Kürd hareketi olarak, bu üç patinin Kürdistan meselesine bakışlarında da ciddi bir farklılık yoktur. Dolayısıyla Kürdistan meselesi söz konusu olduğunda bu üç partiden birini statükocu, birini statüko dışı olarak görmek son derece yanlıştır. Bütün temel meselelerde ortak yaklaşımları olduğu için bunların çekişmesinden ciddi bir şey çıkmaz. Öyle olduğu için de bütün seçim kampanyası boyunca sadece birbirlerine küfür ettiler. Türkiye’nin Kürdistan meselesini hiçbir şekilde ciddi olarak tartıştığına şahit olmadım. Dolayısıyla bu partilerden hangisi iktidar olursa olsun Türkiye’nin dış politikası değişmeyecektir. Ekonomik politikasında da değişiklik olmayacaktır. Bakın Tayyip Erdoğan 8 yıldır Kemal Derviş’in ekonomik politikalarını uygulamaktadır. Tamam bazı değişiklikler olacaktır bu doğrudur ama esasta farklılıklar olmadığı için, bir şey de bulamadıklarından birbirlerine küfür ederek geçirdiler süreci.
Bu seçime renk veren kimdir? Bloktur ve bu tabi çok tuhaftır. Çünkü bu blok kendisini Türkiyeli bir blok olarak lanse etse de bu bloğun hegemonik gücü Kürdistan İşçi Partisi’dir. Yani PKK’dir. Demokratik Toplum Kongresi’dir. Kürdistan’lıdır. BDP’dir. Kendi iddialarının hilafına Kürd partisidir bu parti. Bu bloku destekleyen kitlelerin %90 nından fazlası Kürd kitleleridir. Kürdistan’daki Kürt seçmenlerdir. Ve blok’un siyasal yapısı da daha çok Kürd ağırlıklıdır. Tuhaf olan şudur; renksiz, yavan, rutin Türk seçimlerine bunlar renk kattı. Ve Kürdistan’da çok ciddi kampanyalar yaptılar. Ben o noktada da başarılı buluyorum. Bunları dile getirmeliyim: Kitleleri harekete geçirdiler, siyasal propagandalarını iyi yaptılar ve Türk seçimleri mantığı içinde de olsalar başarılı oldular. Burası tamam. Tuhaflık şurada; senin olmayan seçimlere sen renk veriyorsun, renk vermekle kalmıyorsun meşruiyet veriyorsun. Şimdi bu meşruiyet yanı çok önemlidir. Dünyanın her tarafında bu işte rejimin cumhuriyet olduğu söylenen tüm devletler için seçimlerin bir güncel bir de stratejik amaçları vardır.
Güncel amaçları devleti yöneten güç dengelerine bağlı olarak bazen değişebilir. Stratejik amaçları bu seçimlerin “DEVLETİN MEŞRUİYETİNİ GÜNCELLEMEKTİR.” Bizim şekli demokrasi ya da burjuva demokrasisi dediğimiz demokrasi savunucularının ana iddaları şudur, biz birkaç yılda bir halkın oyuna başvuruyoruz, halk bizi seçiyor, dolayısıyla bu devlet halkın seçtiği kişiler tarafından yönetildiği için demokratik ve meşrudur. Demokrasi savunucuları meşruiyet kaynaklarını buraya dayandırdıkları için, seçimler bu meşruiyeti günceller. Şimdi Türkiye ve Kürdistan’da buna itiraz eden damarlar vardır. Damarlardan biri komünist damardır.
Niye Kürd anarşistleri de itiraz ediyor. Bizim sesimiz size ulaşamadıysa, yeri gelmişken buradan deklare edeyim…
Peki düzelteyim damarlardan biri de anarşist damardır. Bunların itirazının ana sebebi şudur. Hayır, bu halkın seçimi değildir. Çünkü demokrasi insanları yasalar önünde eşit kabul eder, eşitleştirmez. Gerçek hayatta eşit olmayan bireyleri yasa önünde eşit kabul eder. Onun için biz komünistler olarak bunun şekli demokrasi olduğunu söyleriz. Bu itiraz zaman zaman Türkiye’de komünizan-anarşizan grupların seçimleri boykot etmesine sebep olur. Son yıllarda bu itirazcı damar zayıflamıştır.
Kürdistan hareketi seçimleri meşruiyet anlamında tartışmıştır. Teorik olarak tartışmaları benim siyaset yaptığım dönemlere, 1974’lere kadar gider. Hatta Rızgari de bir sayısını buna ayırmıştı, 1977 sanırım “antisömürgeci ulusal mücadelenin seçim stratejisi.” başlıklı bir sayı çıkarılmıştı. Ve Kürd ulusal hareketinde çok ciddi boykotçu bir damar var idi son yıllara kadar. Bu seçimleri Kürdistan’da meşru görmeyen, ki bu devleti meşru görmemekle ilgilidir. TC’yi Kürdistan’da meşru görüyorsan seçimler de meşrudur ama TC’nin varlığını gayri meşru, işgalci ve jenosidçi görüyorsan bunu meşru kılmak yerine bunun üzerine oturduğu mekanizmaları işlemez hale getirmek senin yurtsever olarak asli görevindir.
Fakat Kürdistan’daki ulusal harekette maalesef bu temel stratejik bakış deformasyona uğradı. Bu deformasyon da iki ayaklıdır. Birincisi; bu eskiden komünist harekette de vardı. Seçimlere katılmanın gerekçesi legal olanaklardan faydalanmak idi. Bu taktikte sorun şudur; bir kurumu kullanmayı düşünüyorsan, kullanılmayı göze almışsındır. Dünyada tek taraflı kullanıma açık ciddi hiçbir yapı yoktur. Sen Türk legalitesini kullanmak istiyorsan kullanılmayı da göze almışsındır. Kullanmaya çalışmak yanlıştır demiyorum, bak burası önemli. Çünkü siyasetin reel politik böyle şeyleri vardır. Ama orada tüm mesele şudur. Biz seni kullanmaya çalışıyorsak sen de bizi kullanıyorsun. Orada dikkat etmek lazım, hiç olmazsa az kullanılarak kullanmaya çalışmak lazım.
Son dönemde gelişen bundan farklı bir şey vardır. Kürdistan meselesinin çözüm adresi olarak Ankara parlamentosunu göstermek. “Bizim de parlamentoya gitmemiz Kürdistan meselesinin çözümü için hayırlıdır” demeye başladılar.
Niye kendi ulusal meclisini ilan edecek şartlara sahip değil mi bu halk?
Oraya geleceğim. Ama Kürdistan meselesinin çözüm yeri olarak Ankara’yı işaret etmek çok tehlikelidir. Çözüm adresi olarak Ankara’yı işaret etmek çok tehlikelidir ve Türk devletinin Kürdistan’daki işgalci konumlanmasını meşru kılmaktır. Onun için buna şiddetle itiraz etmek lazım. Bu çok yanlış bir kanaldır. Bu legal olanakları kullanmaktan farklıdır.
Çok özür dilerim araya gireceğim ama ben bu günkü durumun bir entegrasyonla beraber tasfiye süreci olarak değerlendiriyorum. Sizin bu konudaki fikriniz nedir?
Entegrasyon dediğimiz tam da budur zaten. Sen sana yabancı bir sistemi içselleştirirsen, meşru görürsen entegrasyonalize oluyorsun zaten. Entegrasyonalizmin amacı da budur. Siyasi hareketini de asimile etmektir. Bir taraftan altta toplumsal entegrasyon projeleri işlerken, bu işte diyelim ki, yeşil karttan, öğrenci burslarına, bir dizi entegrasyonalist mekanizmaları var TC’nin. Alt tarafta bunlar zaten işliyor ve buraya dikkat çekmek lazım. Tehlikeli diyebileceğimiz kadar da hızla mesafe kat ediyor Türk sistemi Kürdistan’da. Ama bunun başarıya ulaşması için buna itiraz edenleri de asimile etmesi gerekiyor, burası Kürdistanlı siyaset alanıdır. TC’nin açılımının arka planında Kurdi siyaseti asimile etmek çabası var. Bu tam da buraya denk geliyor. Çünkü işini kolaylaştırıyorsun. Durduğu yerde meşruiyet kazandırıyorsun bu devlete ve bu çok tehlikelidir. İşte şimdi şu “ucuza kapatılmıyor mu” soruna dönersek böyle bir projenin olduğu muhakkaktır. Ve bu proje sadece Türkiye’deki siyasi çevrelerle sınırlı değildir. Bunun uluslararası faktörleri de var.
Bu proje gerçekleşecek mi? Ben gerçekleşmeyeceğini düşünenlerdenim. Baktığım yer şurasıdır; herkes bu BDP’nin egemen Türkiyeci söylemine itiraz eder.Ve bütün BDP, PKK kitlesini Kürdistanî hareketin dışında görmeye başlar ki bu çok yanlıştır. BDP-PKK ve İmralı söyleminin Türkiyeli ve Türkiyeci olduğu doğrudur. Bunu kendileri söylüyorlar ben onlara iftira ediyor değilim. İşte “bu Türkiye’nin iç meselesidir. Başka dışarıdan hiç kimse karışmasın biz kendi aramızda çözelim” diyen en son Gülten Kışanak hanımdır. Ankara parlamentosuna gitmemelerinin nedenini açıklarken “biz gene çözüm yeri olarak o parlamentoyu görüyoruz ama Hatip Dicle vekil olmadı, 5 KCK tutuklusu da serbest bırakılmadı, bu sorunlar çözülürse biz parlamentoya geliriz, çünkü orası çözüm yeridir” dedi. Şimdi bunlar doğrudur. Ama gözden kaçırılan bir şey var. PKK de DTK da, BDP de bütün bu Türkiyeli söylemlerine rağmen Kürdistan’ın dinamikleri üzerinde hareket eden partilerdir. Ve bu dinamiklerle bu söylem arasında çelişki vardır. Bu çelişki öyle çözülebilir bir çelişki değildir. PKK ve BDP yöneticilerinin iradi müdahale ile de çözebilecekleri bir çelişki değildir.
Tabi ki PKK ve BDP bir kurumsa bunu oluşturan halktır. Halk bu durumda size ne söyleyecek?
Hayır halkın ötesinde dinamiklerden bahsediyorum ben. Kürdistan’da işleyen sosyal siyasal dinamikler var. Ve bu Türkiyeci siyasetteki gel-gitlerin nedeni de bu Kürdistan’ın dinamikleridir. Mesela geçen bir, bir buçuk yıl içinde iki tane mikro siyasi kriz gördük. Birinde anayasa mahkemesi DTP’yi kapattı. Aysel hanımla Ahmet Türk’ün milletvekilliklerini düşürdü, siyasi yasak koydu. Onun ertesinde 10 gün boyunca Kürdistan’ın dinamikleri harekete geçti ve PKK’li olsun olmasın bütün Kürd kitlesini bu duruma itiraz etmeye yöneltti. O 10 gün içinde Roj TV’nin yayınlarını izlediyseniz, BDP’li politikacıların demeçlerini izlediyseniz, benden senden çok Kürdistanlı bir söylem egemen oldu birden bire. Yani Türkiyeci bir söylemin yönettiği bir hareket, Kürdistanlı bir söyleme döndü. Mesela Roj TV’ye röportaj veren sıradan bir Kürd köylüsü, okumuşu vs kime sorulduysa biz bunların parlamentosuna artık gitmeyiz dediler. Birden bire “onların parlamentosu” oldu. Yani doğru yerine oturdu. Çünkü parlamento bizim parlamentomuz değil, Türkiye parlamentosudur.
Son söylediğinize tamamıyla katılıyorum (Benzer düşünmenin verdiği bu uyumlu ve onaycı tavır her ne kadar bu röportajda beni Kejê olmaktan geri kılsa da. Doğru söze ne denir? Hayatımda bir kez de uyumlu uyumlu dinlemeyi deneyeyim bari…), bunu algılamamız için illa zorla kafamızı uzattığımız meclisten kovulmamız mı gerekir?
Ben bu meseleyi bitireyim bunu da konuşuruz. Bu krizi kim çözdü? Bu krizi Öcalan çözdü. Milletvekilleri istifalarını yazdılar, öğleden sonra meclis başkanlığına sunacaklardı, Çarşamba yapılan avukat görüşmesinin deklarasyonu Perşembeye alındı, eskiden Cuma yaparlardı. Öcalan dedi ki; “Parlamentoya dönün”, Öcalan’ın bu müdahalesiyle siyasi kriz çözüldü. O kabaran kitlesel kalkışma da yavaş yavaş söndü.
İkinci kriz ne zaman oldu? Seçimden bir süre önce YSK bazı blok milletvekillerini veto etti. Bu gene Kürdler arasında bir infiale yol açtı. İtirazlar yükseldi. “Onların parlamentosuna” tekrar gitmemekten söz edilmeye başlandı. Bu sefer krizi devlet çözdü. Meclis başkanı, CHP genel başkanı, Cumhurbaşkanı, Taha Akyol vb Türkiye’de ne kadar devlet aklının temsilcisi varsa, hepsi birden harekete geçip bunun çok kötü bir şey olduğunu söylediler. Ve YSK’nın kararı için aynen şöyle dediler; “YSK’nın kararı hukuken doğru ama siyaseten yanlıştır. Siyaseten acilen düzeltilmesi gerekir.” İşte siyaseten devlet vetoyu kaldırarak bu krizi çözdü.
Şimdi minik bir kriz daha yaşanıyor, işte BDP’li parlamenterler parlamentoya gitmiyorlar, bunu kim çözecek? Çözülecek mi? Onu da bilmiyoruz. Çünkü bu çözümler arka planda sürdürülen görüşmelerle ilgilidir. Burada benim esas üzerinde durduğum şudur; Kürdistan dinamikleri bu entegrasyonalist projenin önünde engeldir. Siyasal müdahaleler ve bu siyasi müdahalenin aktörleri İmralı, Qandil, BDP, DTK ne kadar entegrasyonalize olmuş olurlarsa olsunlar Kürdistan’nın dinamiklerini aşmak o kadar kolay değildir. Bu nedenle ben bu sözü edilen projenin kısa sürede gerçekleşebileceğine ihtimal vermiyorum. Birincisi bu içsel nedenlerden dolayı, bir de bunun dışında ulusal arası dinamikler de var. Devletlerarası dinamikler var. Yani 60 binlik güney Osetya bağımsızlık ilan ediyor. Güney Sudan bir referandumla ayrılıyor. 600 bin kişilik Karadağ ayrı bir devlet kuruyor. Dünyada bu devlet merkezli sistemin çözülmesi gündemde. Bölgede ve özelikle Yakındoğu’da, ciddi çatışmalar var; Irak’ta, Suriye’de, İran’da ve bunlarla batılılar arasında. Bütün bu dinamikleri bir arada değerlendirdiğimde bu projenin sanıldığı gibi kolay gerçekleşecek bir proje olmadığını düşünüyorum.
Yani telaşıma mahal yok öyle mi?
Burada bir şey daha belirtmek zorundayım ki bu proje ile ilişkileri bakımından PKK ve PKK dışı örgütler arasına çok ciddi bir ayrım görmüyorum. Hatta giderek PKK’nin Kürdistanlı çizgiye gelmesi ihtimalinin PKK dışı bazı legal örgütlere göre daha mümkün olduğunu düşünüyorum.
İddia büyük. O zaman “neden?” diye sorayım bari…
Şundan; PKK diğer örgütlere nazaran Kürdistan’daki dinamiklerle daha içli dışlı bir harekettir. Bu hareketi yönlendiren taktik, stratejik siyaseti bir tarafa bırak, bu hareketin üzerinde yükseldiği dinamikler Kurd ve Kürdistan dinamikleridir. Ve bu toplumsal dinamikler insanı rahat bırakmaz. Eğer bir dinamiğin üzerinden yürüyorsan o dinamiğe ihanet etmek çok kolay değildir diyelim. O dinamik seni zorlar. Beri taraftaki gruplar bu dinamikten yoksundurlar. Hepimizi kast ediyorum. Kürdistan’daki dinamiklerle çok içli dışlı değiliz. Siyasette temas çok önemlidir. Siyaset sadece teorik bir eylem değildir. Zaten eylemin kendisi bir temastır, onun için önemlidir. PKK dışı çevrelerde bu dezavantajlar var. Dinamiklerden uzak, temastan uzak görece dışından seyrediyorlar demek haksızlık olur hani, kenarındalar, içeriye nüfuz edemiyorlar. Dinamiklerle ilişki içeriye nüfuz etmekle ilgilidir.
Peki eksiğiniz bunca göz önündeyken, niye nüfuz edemiyorsunuz?
Niye edemiyorsunuzu sonra sorarsın. Yani bak şu örneklerle anlatayım sonra bitireyim şu konuyu. Suriye’de alt üst oluşlar var. Esad rejimine karşı Arap cephesinden itirazlar var. Devletlerarası gelişmeler var. Ve bir de Kürd cephesinden itirazlar var. Şimdi PKK’nin 6 bin olduğu söylenen partizanlarından 1500’ü bu Suriye Kürdistanı’ndan gelmedir. HAKPAR ve KADEP’in oradaki dinamiklerle böyle bir dahili teması yoktur. Tamam bu arkadaşlar da oraları bilirler, oradaki siyasi hareketlerle ilişkilidirler, orada olup biteni kendi meseleleri olarak görürler. Onlara da haksızlık etmiyorum ama işleyen somut pratik dinamikler açısından baktığın zaman PKK daha çok Kürdistan dinamikleri üzerinde oturmuş bir harekettir. Ve bu onun bazı dinamiklerle bu harekete ihanet etmesini engelleyen, zorlaştıran bir nedendir. Bu dinamikler üzerinden yürümesi PKK’nin er ya da geç yani bir bütün olarak olmayabilir ama sonuçta Kürdistani çizgiye mahkum olduğunu gösterir.
Temas meselesinden bahsettiniz biraz evvel. Kürdistan’daki dinamiklerle içli dışlı olamama durumu. Yani merkezinde değil kenarında olma durumu. Bu durumu PKK hariç halihazırdaki Kürd örgütleri, Kürt aydınları ve sizler neden gerçekleştiremiyor?
Şimdi temas meselesine şöyle bakmak lazım, siyasi çevre olma durumu başka bir şeydir. Siyasi aktör olmak başka bir şeydir. Gündemi izlemek, gündem hakkında değerlendirmelerde bulunmak ve gündemle ilgili tavır almak bir şeydir, gündeme dahil olmak ve gündemin içinde bir aktör olmak başka bir şeydir. Bizim temel sorunlarımızdan biri bu çizgiyi yakalayamamaktır. Şimdi siyasetteki doğrular, siyasette doğru sonuca ulaşmak, doğru metotlar önermek, ki siyaset bir yol ve metotlar toplamıdır. Bana sorarsanız siyaset nedir; “toplumsal değişiklikleri sağlamak ya da mevcut toplumsal değişiklikleri muhafaza etmek için bir yol ve yöntemler toplamıdır.” Bu temas olmadığı zaman doğruya ulaşmak, doğru yöntemler bulmak, doğru işler yapmak zorlaşıyor. Onun için bu siyasal faaliyet bilimsel faaliyetten de felsefi faaliyetten de farklı bir faaliyettir. Bir farklılığı da budur temas meselesinin. Bu teması sadece halkın içinde olmak, halkı görmek olarak algılamamak lazım. Sürece müdahil olmak, süreçte aktör olmak, gündemin pasif ilişkilisi değil gündemin aktif bileşeni olmak.
Ben de bunu soruyorum. Siz sürece dahil olabiliyor musunuz? Müdahil olabiliyor musunuz? Gündeme etki edebiliyor musunuz?
Biz her zaman sürecin içinde kalmaya çalıştık. Sürece müdahil olmaya çalıştık
Ne kadar başarılı olabildiniz?
Bu sürece müdahil olma meselesinin biraz da kurumsallaşmayla ilgisi var. Örgütlenme, kurumsallaşma ve bu alanda mekanizmalar oluşturmakla ilgilidir ki biz burada başarısızız.
Burada durun. Ben Kurd û Kürdistani konuda ömrümde gördüğüm en etkileyeci metni ben TEVKURD’un tüzüğünde gördüm. Okudukça omuzlarım dikleşti, inancım arttı. Eğer o tüzükte yazılanlar pratiğe dökülseydi bence çok kişilikli ve kimlikli bir örgütlenme biçimi oluşacaktı. Siz Tevkurd’un kuruluş sürecinde hangi roldeydiniz? Ne oldu nasıl oldu da teoride böyle güzel bir örgütlenme biçimi bu kadar sessiz kaldı? Son durumu nedir Tevkurd’un?
Tevkurd’un bir önceli var; Kurd Ulusal Demokratik Çalışma Grubu. O gurubun 2005’teki toplantısı Ankara’da yapıldı.O toplantının çağrıcılarından biriyim fiilen. O toplantı öncesi de gerek Dema-Nu, HAKPAR, MESOP çevresi, gerek bağımsız siyasi şahsiyetler denilen şahsiyetlerle bu birlik ve ulusal birlik örgütü konularını tartışıyorduk. Onun öncesinden başlayan çalışmalar Ankara toplantısı ile bir inisiyatif başlatma olanağını verdi bize. Ve o toplantının çağrıcılarından biriydim. O toplantıda 3 öneride bulundum. İkisi kabul edildi biri red edildi. Önerilerimden biri ulusal demokratik mücadelenin sorunlarını ve ulusal temsil örgütünü tartışmak ve bu konuda adımlar atmak için bir çalışma grubunun kurulmasıydı.Bu kabul edildi ve 14 kişilik çalışma grubu çıktı bu toplantıdan. Bir diğeri ben o toplantıda iki şeye itiraz etmiştim, birincisi Kürd aydın, siyasetçi, okumuşlarının toplantıyı Erdoğan’nın “Kürd sorunu vardır” sözünde keramet bulmuş gibi o söze endeksleme girişimleri vardı. Toplantıların çağrıcıları arasında da toplantının sırasında da bunu red etmiştim. Bir de Milliyet gazetesi aracılığıyla burada yapılan çalışmanın anti PKK bir çalışma olduğu havası yaratılmıştı. Biz Milliyet gazetesine bir tekzip yazısı gönderdik. Orada da itirazımız şuydu “Türk devletinin temel politikalarından Kürdü Kürde karşı konuşlandırma politikasına biz alet olmayız.Dolayısıyla PKK’ye karşı bir cephe kurmaya çalışmıyoruz. Eğer cephe kuracak gücümüz varsa devlete karşı cephe kurarız.” Bu nedenle itiraz etmiştim. Ve toplantının sonuç bildirisinde “Kürdü Kürde karşı konuşlandırma” çabasına sert bir cevap verilmesini istemiştim.
Çok yerinde bir istem..
Evet. Üçüncüsü de Kürd halkının ulus ülke gerçekliğini temel alan yurtseverlik zemininde bir sonuç bildirisi yayınlanmasını önermiştim. Önerim çok sert bir muhalefetle karşılaştı.Toplantı katılımcıları beni savaş ilan etmekle suçladılar. Tayin hakkı ekseninde bir bildirinin savaş ilanı olduğunu söylediler. İsim de verebilirim, buna itiraz edenlerin başında şu an blok milletvekili olan Altan Tan geliyor. Ahmet Aras, Süleyman Çevik, vs geliyor
Anlayamadım ben şimdi, böyle yerli yerinde ve haklı bir çıkış neden böyle yorumlandı.
2005 koşullarında bunu anlamak mümkün. Şimdi anlamak biraz zordur. Kürd siyasi hareketinde ulusal talepler çıtasının yerlerde süründüğü dönemlerdi. Biliyorsunuz 99’da başlayıp 2003 süreçlerinde devam eden bir çıta düşürme süreci yaşadık. Ulusal sorunun dil -kültür gibi temel ve basit sorunlar olduğu bunun da sistem içinde çözülebileceği vaad edildi İmralı’dan… Legal Kürt oluşumları da ulusal talep çıtasını oldukça düşük tutuyorlardı. Toplantıda, “Kürdistan” dediğiniz zaman bunun çok provokatif olduğu söylenir itiraz edilirdi. İkincisi bu toplantının düzenleyicileri arasında yer alan başta o dönemin HAKPAR genel başkanı Melik Fırat olmak üzere bir grup aydın Altan Tan, Süleyman Çevik bu toplantıdan Tayyip Erdoğan’la görüşmek üzere bir heyet çıkarmayı planlıyorlardı. Kurgu şu idi “Bu çok önemli bir açıklamadır. İlk defa bir Türk başbakanı Kürd sorunu vardır demiştir. Bunda büyük keramet vardır. Bunu desteklememiz lazım.” Bunu desteklemek ve görüş belirtmek üzere toplantıdan bir heyet oluşturup Başbakanı ziyaret etmeyi düşünüyorlar. Böyle bir atmosferde çıkıp “Kürdistan ulus gerçekliğini esas alalım, ayrı devlet kurma hakkını esas alalım, bu devlet bizim devletimiz değildir, bu zeminde bir bildiri çıkaralım” derseniz böyle tavırlarla karşılaşırsınız. Ve zaten o öneri oylamaya sunuldu, üçe bölündü toplantı katılımcıları, 37 katılımcı bu bildirinin yanlış olduğunu ve katiyen onaylanmaması gerektiğini söyledi. 29 katılımcı toprak bendinin çıkarılarak yayımlanmasını önerdi, toprak bendi dediğim Kürdistanlı zeminde siyaset yapma önerisi idi. 27 oy aldı. Benim savunduğum ve desteklenen Kürdistan zeminli yurtsever bildiri de, 23 oy aldı.180 siyasetçi ve aydının katıldığı toplantının aritmetik ifadesi böyle çıktı.
Şu anda, mart ayında kongreyi yaptık. Bu kongrede Tevkurd’un kapatılması tartışıldı. Tevkurd bileşenlerinin önemli bir kesimi Tevkurd’u fesh etmekten yana oy kullandılar. Çevre olarak söylesem Dema Nu bu yönde oy kullandı. MESOP bu yönde oy kullandı, HAKPAR’lı olup Tevkurd’e bireysel kimlikleri ile yer alan Tevkurd yöneticilerinin de bir kesimi Tevkurd’un kapatılması yönünde oy kullandılar. Ancak orda da sanıyorum 42 delege idik.Bu 42 delegenin 19 u Tevkurd’un kapatılması yönünde oy kullandı. 13’ü Tevkurd’un devam etmesi yönünde oy kullandı.10 kişi de tarafsız kaldı.Tabii 42 kişilik bir delege sayısından 19’unun oyuyla Tevkurd’u kapatmak mümkün olmadı. Kapatmanın olabilmesi için delegelerin üçte ikisinin aynı fikirde olmasını söyler Tevkurd tüzüğü. Bu yüzden Tevkurd kapanmadı ancak yürüyemedi de.
Oraya geleceğim  .
Bekle, gel oraya. Sonuçta bileşenlerin çoğunun kapatılması yönünde oy kullandığı bir birlik hareketi ile yüzyüze kaldık. Devam etmesini söyleyenler daha çok yerel birimlerde çalışan arkadaşlar idi. Merkezden ben de devamdan yana olduğumu söyledim. Bir tıkanıklık yaşandı, bu tıkanıklığı çözmek üzere 5 kişilik bir kongre komisyonu kurduk. Kongre komisyonu şimdi çalışıyor. Önümüzdeki dönemde Tevkurd kongresini yenilemektir bu komisyonun görevi. Bu önümüzdeki kongrede de Tevkurd yürüyecek mi yürümeyecek mi? Yürüyecekse nasıl yürüyecek? Bu soruları tartışacağız. Şu anda Tevkurd’un ayakta kalan tek kurumu bu kongre komisyonudur. 5 kişidir. Dema Nu çevresinden 2 arkadaş. Ben ve İzmir’den bir arkadaş. Bir de Sıtkı Zilan arkadaşımız var.
Niyeti bu kadar iyi olan bir oluşumun akıbetinin bu kadar kötü olmasının temel nedeni nedir? Ben Tevkurd’un oluşumunda bir araya gelen insanların sayı ve nitelik bakımından fazla fazla olduğunu bilecek kadar toplumumu tanıyorum. Bizim toplumumuzu bırakın dünya tarihinde bile böyledir bir tane lider bütün dünyanın kaderini değiştirecek pozisyonda hayata etki edebiliyor. İnsan gücüne bu kadar inanan biri olarak, bu kadar aklı başında, bu kadar bilen nitelikli Abéler bir araya gelip bu oluşumu bu günkü haline nasıl getirebildiniz? Bu da ayrı bir kabiliyet olsa gerek? Bu kabiliyetin (!) kaynağı nedir?
Bu geniş soruyu birkaç alanda tartışmaya çalışalım. Birincisi insan malzemesi konusunda söylediklerinin yarısına katılıyorum. Diğer yarısını doğru bulmuyorum. Biz devrimcilerin esas güç ve güven kaynağı insandır. Cenneti bu dünyada yaşayabilir görmemizin nedeni insan malzemesine duyduğumuz güvendir. Ama bu özgürlükçü eşitlikçi hareketlerin bir lider etrafında toparlanmasının büyütülebileceği, hatta böyle olması gerektiği düşüncesi günümüz dünyasının gerçekleriyle çok örtüşmüyor. Şöyle söyleyeyim, bu gün dünyada sadece matematikteki yeni buluşları incelemek bir prof’un kişisel becerilerini aşıyor. Ekip faaliyeti, komisyonlar kurumlar marifetiyle bu işleri takip ediyorlar. Siyasette de daha çok önderlik meselesine kollektivite, ekip gözü ile bakmak lazım. Bu genel olarak böyle. Özel olarak Tevkurd de bu zaten işlemez. Şimdi Tevkurd bir birlik hareketidir. Lider ve liderin karizması etrafında yürümez. Çünkü farklılıkları kabul eder. İdeolojik, siyasi farklılıkları kabul eden çevreler bir araya geliyoruz ve ortaklaşabildiğimiz konularda yol alabiliriz. Bu ortaklaşabildiğimiz konuların da lideri olmaz. 
Niye yol alamadık? Bir çok nedeni var, en birincisi ki bu savaşta da kuraldır. Yığınakta yapılan hata cephede de devam eder. Yığınakta böyle bir hata yapıldı. Ayrı ajandaları olan insanlar olarak bir toplantının çağrıcıları olduk ve ilk toplantıda ajandalar çarpıştı onun için toplantı sonuç vermedi. Ve o toplantı sonuç bildirisi yayınlamadan dağıldı.
Ama ortak bir kimliğiniz ve ortak bir davanız vardı, bu hiç mi birleştirici rol oynamadı?
Sonra seçilen çalışma grubu etrafında yol yürümeye devam ettik.Ve o çalışma grubunun etrafında Diyarbakır’da Aralık 2005 te 400’e yakın kadronun katıldığı bir toplantı yapıp Kürd Ulusal Demokratik Çalışma Grubu adını alarak yola devam ettik. Ancak devam ederken, hedefte kısmi anlaşmalar açık olmakla beraber nasıl yürüneceği konusunda bir uzlaşma yok idi. Bunları birlikte yol yürürken tartışıp aşmağa çalışmak üzere anlaştık. Bu konuda aslında mesafe de kaydettik. Sanırım 2007’de Tevkurd’un kuruluş kongresini yaptık. Orada program ve tüzükte anlaştık. Programda hemfikir olmak kolay oldu. Ama tüzükte anlaşamadık. Temel nokta da Tevkurd’un örgüt olup olmayacağı noktası idi. Özellikle Dema Nu çevresi ve HAKPAR’dan gelen arkadaşlar Tevkurd’un bir koordinasyon komitesi işi görmesini planlıyorlardı. Diğer bağımsız kadrolar Rizgari çevresi, MESOP ise Tevkurd’u bir birlik örgütüne dönüştürmek gerektiğini bunun için Tevkurd’un sadece Diyarbakır merkezli bir örgüt olmaması, Kürdistan’ın her tarafında ve bazı Türkiye metropollerinde yerel birimler kurmasını savunuyorlardı. Sonuçta bunda bir uzlaşma sağlandı ama bu uzlaşma alt itirazlı bir uzlaşmayla sonuçlandı. Ve Dema Nu çevresi yerel birimlerde yer almayacağını merkezi organlarda yer alacağını deklare etti. Dema Nu’nun da Tevkurd hareketi içinde kalmasını sağlamak bakımından -onlar çünkü yerel birimlere cepheden karşıydılar- onlar taviz verip yerel birimlere katlanacaklarını ama yerel birimlerde yer almayacaklarını bildirdiler. Biz de yerel birimlerde yer almama özgürlüğü tanıyarak böyle bir alt tüzükle yola devam ettik.
Dolayısıyla bu cepheden bakıldığı zaman örgütlenmek kurumsallaşmak demektir. Kurumsallaşmak örgütlenmekle olur. Belli bir pratik işlerliği kazandırmakla olur. Ama biz ta başından bu konuda bir sıkıntı yaşadık .Herkes Tevkurd’ü baktığı yerden tanımlamağa ve böyle bir Tevkurd’müş gibi davranmaya başladı. Böyle olunca da Tevkurd aidiyeti oluşmadı. Yani Tevkurd’un kurumsal üyeleri bile Tevkurd aidiyetini kendi aidiyetleri olarak göremediler. Sanki böyle dışarıdan onunla işbirliği yapan kurumlarmış gibi davrandılar. Bu ortak örgütsel aidiyetin oluşmaması temel nedendir. Çünkü eğer bir siyasi faaliyeti yürütmek istiyorsanız bu siyasi faaliyet için bir araca ihtiyacınız olduğunu düşünüp örgütlenmeye çalışıyorsanız, bu işlerin yürümesi için önce bir aidiyet lazım. Bu hareketin aidiyeti lazım. Bazı yerel birimlerimiz ve bir kısım kadrolarda sınırlı bir biçimde gelişti ise de Tevkurd aidiyeti, bileşenlerimizin çoğunda bu aidiyet güçlenmedi. Bu aidiyeti üretememenin sonucu olarak da kurumsallaşamadık. Bunun ötesindeki nedenler arasında da çok güvendiğimizi söylediğimiz insan malzemesi çerçevesi olarak Kürd okumuşlarında ve özellikle 80 öncesi siyasal yaşamda adı yeri olmuş kadrolarda çok ciddi bir deformasyon var. Biz bu deformasyonu aşabildiğimiz ölçüde örgütlenecektik. Bunu baştan biliyorduk zaten. Ama bu işi deformasyon sürecindeki kadrolarla yapmaya çalıştık bu da bir paradoks oluşturdu. Yani hem deformasyonu aşmaya çalışıyoruz hem de bu deformasyon sürecinin çoğu zaman sebebi olmuş kadrolarla bu işi yapmağa çalışıyoruz.
Bu söylediğiniz cevap hakkı doğurur  .
Tabi yani kongrelerde bunu konuştuk. Toplantılarda bunlar tartışıldı not alındı. Tevkurd’un bütün kongrelerinde yaptığım doğaçlama konuşmaları banttan söküp yayınladım ki tartışılsın, eleştirilsin. Kendisine eleştiri hakkı doğduğunu düşünen arkadaşlar da yanıt verebilsin. Bu söylediklerimin çok daha ağırını yayınlanmış hali ile okuyabilirsiniz.
Çok özür dilerim, burada araya gireceğim, yayınladığınız sitenin adı “Bazê Kürdistan” değil mi?
Evet Bazê Kürdistan.
Çok güzel bir isim. Neden bu kadar beğendiğimi yazılarımı takip eden arkadaşlar çok iyi bilirler. Neyse konuyu dağıtmayayım devam edin lütfen.
Yani son dönem özelikle 90’lı yılların başında, 91-92 Sovyetlerin çözülmesinin de etki etmeye başladığı bir süreçtir bu süreç. En temel handikabımızın bu deformasyon olduğunu düşünüyorum. Önce kavramlar deforme edildi, Mesela Kürdistan kavramı böyle bir kavramdır. Hepimiz devrimciydik, komünisttik, birden bire hepimiz yurtsever demokrat olmaya başladık. Devrimci-Komünist olarak kendini tanımlayan kadro sayısı nerdeyse kalmadı, demokratı bol devrimcisi kıt bir alana geldik. Sonra kurumların içi boşaltılmaya başlandı, kurumlar deforme edilmeye başlandı, bu kendisini nerede gösterir, işte ceketi sırtında o kurumdan bu kuruma o örgütten bu örgüte çok çabuk geçiş yapan tuhaf bir siyasetçi tipi çıktı ortaya. Bu siyasetçi tipi niye var ortada? Çünkü örgütler deforme. Örgütler kadrolara örgütsel işlevliği dayatamıyorlar. Sen böyle çok araştıran bir arkadaşımızsın, bak git bu söyleyeceğimi araştır. Son 15 yılda kurumun kendisinin ihraç ettiği kadro nerdeyse yoktur. Buna sevinmek de mümkündür. Eski katı disiplin kalmadı. Örgütler çok demokratik davranıyorlar diye düşünmek mümkündür ama işin rengi bu değildir. Bu bizim demokratikleştiğimizin ya da uzlaşmacı olduğumuzun değil maalesef örgütlerin içini boşalttığımızın göstergesi. En sonunda da eylemlerin içi boşaltılıyor. Eylemler deforme ediliyor. İşte mesela örgüt deformasyonuna örnek olarak şey verilebilir; yurtdışı Kürdistan Parlamentosu, KNK, bir bakıyorsun adı var kendi yok. Eylemler bakımından da, mesela Newrozlar çok ilginçtir, 500 bin Kürdün katıldığı Newrozlarda Sezen Aksu dinlenmeye başlandı. Şimdi bu alan yani bu deformasyon etkisi bizi felç eden bir süreçtir. Yani sen iyisin ama kadroların örgütsel bakımdan deforme, sen prensiplere dayalı bir siyasi hareket oluşturmaya çalışıyorsun ama yola çıktığın kadrolar ilkenin ne önemi var falan diyor.
Yani niteliğin azaldığını mı söylüyorsunuz?
Onun ötesinde bişey yani niteliğin azalmasının tezahürleri ile ilgilidir. Şimdi işin esası şudur,onu da yazdım. PKK dışında kuzey Kürdistan’da arayış içinde olduğu söylenen siyasal arayışları olduğu söylenen, örgütlenmeye çalışan, gündeme müdahil olmaya çalışan, kadro sayısı 300-400 civarıdır. Bunların çoğunun yaşı 45-65 arasıdır. Esas rüştlerini ispatladıkları dönem 80 öncesi dönemdir. Siyasal eylemlikleri uzun bir inkıtaya uğramıştır. Ve bu alan bir örgütler mezarlığıdır. Dolayısıyla Tevkurd olarak yola çıktığımızda zaten biz örgütler mezarlığından yeni bir örgüt yaratmaya çalışıyorduk. Burası bir fasit dairedir aynı zamanda, yani 300-400 kişiyiz birbirimizi tanırız. Bunların oluşturduğu fasit daire var. Sonuçta bişey yapmaya çalıştığın zaman elde olanla yola çıkıyorsun.
Elde olan malzemenizin aslında inşa edeceğiniz yapıya yeterli olacağını düşünüyorum.  Yani muhakkak bir miktar malzeme eksiğiniz var ama hepten de yok değildir sanki?
Yani sizle benim tabi kavramsal sistemlerimiz farklı, beni kendi kavramsal sistemim içinde anlamaya çalışırsan zor olur ama eğer mümkünse beni kendi kavramsal sistemimde anlamaya çalış. Onun için elimizde malzeme falan olduğunu düşünmüyorum. Biz yola çıktığımız zaman da önümüze koyduğumuz işin çok zor bir iş olduğunu biliyorduk. Kuzey Kürdistan’da açık alanda defacto mücadele eden bir hareket oluşturmaya çalışıyorsunuz ve 2005’te. Türk legalitesine yaslanmadan hiçbir pratiğinde yasal izin kullanmayan, açık alanı defacto olarak kullanmaya çalışan bir Ulusal Birlik Hareketi oluşturmaya çalışıyorsunuz. Bu hareket Kürdistani bir hareket olacak. Ayrı devlet kurma hakkı ekseninde olacak. Bu çok zor bir iştir. Öyle malzeme vardı öyleyse bir araya gelsek yaparız türünden bir iş değildir yani.
DTK Tevkurd’den esinlenmiş midir?
Oraya geleceğim. Şimdi artık açık alan, defacto hareketler konusunda görece elverişli bir dönemdeyiz. O zaman öyle değildi. Bir Tevkurd tabelasını kapıya asmak için 6 ay tartıştık. Ve herkes bana dedi ki; sen ısrar ediyorsun burayı kapattıracaksın. Ama şimdi öyle değil. Alan görece rahat. Ben bu bölümünü anlatmaya çalışıyorum ki sen buradan alıp başka bir yere götürüyorsun. Her soruna cevap vereyim ama bunu yapma. Niye başaramadığımızı soruyorsun,o zaman bekleyeceksin ben bu soruma cevap vereyim.
Küsüp gidebilir miyim? İkide bir fırça yemek zorunda mıyım? Hem Roportajı yapan benim. Siz bana tabi olmak zorundasınız.
Sen öyle san. Tevkurd sürecine başlarken de ben şunu söyledim. “Anormal işler yapmaya çalışıyoruz. Anormal işler doğru işlerdir. Çünkü kuzey Kürdistan’da siyasi mücadelenin içinde bulunduğu koşullar anormaldir. Bu koşullarda normal yollardan çıkış bulamayız. Anormal işler yapmalıyız. Tevkurd bir örgütlenme tarzı olarak anormal bir örgütlenme tarzıdır, normal değildir. Literatürde böyle bir örgüt tarzı yoktur. Dünya deneylerinden de benim gördüğüm yoktur. Bir tarafta sayısı bayağı kabarık bağımsız kadrolar, öbür tarafta örgütlü yapılar. Örgüt hukuku ve birey hukukunu ayrı ayrı tanımlayıp, bunları uzlaştırmaya çalışan bir örgütlenme modeli.
Ben de diyordum ki buTevkurd’ü niye bu kadar sevdim. Demek ki haklıymışım.
Ama işte tüzüğümüz doğruydu, yapmaya çalıştığımız iş doğruydu, program doğruydu, yine de anormal bir işti. Öncesinden faydalanabileceğimiz benzer bir deneyim yoktur. Yol yürüyerek çıkan sorunları aşmağa çalışmaktır bizim tutumumuz. Bu tutumuz doğrudur. Doğrudur ama zordur. Bu işi birlikte yapmak için yola çıktığımız arkadaşlar da ideolojik, siyasi ve örgüsel olarak birbirinden çok farklı yerlerde olan arkadaşlar idi. Ben mesela Tevkurd yönetici kadrosundaki bir çok arkadaşı Tevkurd faaliyetinde tanıdım. Öncesi, hukukumuz, birlikte yol yürümüşlüğümüz falan yoktu. Dolayısıyla o zaman da dedim ki, ya bu fasid dairenin içinde kalacağız bu daire bizi boğacak, ya da bu fasid daireyi kırıp önümüzü açacağız. Ama bu daireyi kırmaya çalışırken de bu daireyi oluşturan arkadaşlarla birlikte bu işi yapmaya çalışıyoruz. Zorluk burada olduğu için Tevkurd her adım atmaya çalıştığında içten engellendi. İç tartışmalara boğuldu. Biz mesela Tevkurd tüzüğünü 6 aydan fazla tartıştık. Kongre yaptık tüzüğü kabul ettik, tüzük tartışmalı geçti, 6 ay sonra bir de tüzük kongresi yapma kararı aldık. O gün bu gündür yaptığımız her kongre ve iki kongre arası dönemlerde iç tartışmalarla iç çelişkilerle uğraşmak durumunda kaldı Tevkurd, dışa yönelemedi. Başlangıçta çalışma gurubu döneminde yakaladığı dışsal faaliyet alanını Tevkurd olarak kurumsal çalışma başladığı andan itibaren geliştirip daha bir üst noktaya sıçratamadık.
Umarım niyeti bu kadar güzel, bir oluşumun devamlılığı olur. Umarım iç çatışmalarını bitirip iç uzlaşısını sağlayıp artık hedefi olan dışa aktarım boyutuna geçer. Halkı ve Kürdistan için hedeflediği ve tüzüğünde bahsettiği güzel amaçlarına bir bir ulaşır. Ben kişisel olarak böyle bir güzel oluşumun devamını diliyorum. Şimdi soruma gelecem. DTK Tevkurd’den esinlenmiş midir?
DTK’lı arkadaşların bu tüzüğü inceleyip kendilerine model alıp almadıklarını bilmiyoruz. Biz Tevkurd sürecinde programı da tüzüğü de hem DTP genel merkezine (o dönem DTP idi) hem farklı birimlerdeki DTP’li arkadaşlara okumaları ve değerlendirilmeleri dileği ile götürdük. Ama onun tüzüğünden mi esinlendiler, onu bilmiyorum. Ama benzerlikleri var ayrılıkları var. Bence en önemli benzer özellikleri açık alanı mücadele alanı olarak seçmesidir. Bu açık alanı ben legal alanla illegal alanın kesişim düzlemi olarak tarif ediyorum. Ve ben Kürdistan’da ulusal demokratik mücadelenin giderek bu alanda yoğunlaşması gerektiğini düşünüyorum. Legal alanı da kullanabilir, illegal alanı da kullanabilir. Ama merkezi alan olarak açık alanı seçmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda DTK Tevkurd’e benziyor. İkisi de defakto örgütlenmelerdir. Türk legalitesine başvurup oradan alınan izinle, legal hüvviyet kazanmış örgütler değildir. Bu yanları da en önemli ve en iyi yanlarıdır diye düşünüyorum.
İçinde hem kişileri, hem örgütleri ihtiva etmeyi hedeflemiştir ikisi de. Bu yanları da benzerdir ancak bu yanlarında çok ciddi bir farklılık da vardır. Tevkurd içinde hegomon bir örgüt yoktur. Tevkurd içinde kendisini dışına dayatan ve onları sürüklemeye çalışan bir örgüt yoktur.Tevkurd içinde bağımsız zeminden gelen bireysel üyelerimizin nisbeti ile kurumsal üyelerimizin nisbeti arasında bireysel üyelerimizin lehine bir çoğunluk vardır. DTK’da bu yoktur. DTK’da daha hegomonik bir örgüt ve güç vardır ve bu PKK’dir. Ve siyasi örgüt olarak da PKK dışında bir örgüt yoktur DTK’nın içinde. Zaman zaman HAKPAR’a, KADEP’e, başka siyasi gruplara çağrı yaparlar ama bu çizgi dışında bir siyasi grup yoktur. Daha çok STK temsilcileri güçlüdür. Yani bir güçlü damar olarak onlar vardır. Tevkurd’de ise bunlar hemen hemen yok idi. Yani bizim perspektifimizde de bu STK’ları Tevkurd bünyesine almak vardı ama bir de Kürdistanlı yeni örgütlere olanak sağlamak perspektifimiz de vardı.
Çok da yerinde bir düşünceymiş. Yeniden devam şansınız olursa lütfen buna öncelik verin.
Mesela Kürdistan eğitimciler birliği, Kürdistan Hukukçular birliği, Kürdistan mühendisler birliği, Kürdistan ilahiyatçılar birliği vs. Çünkü biz mevcut STK’ların çoğunun Türkiyeli olduğunu düşünüyoruz. Örneğin baro, biz Diyarbakır barosu ile ilişki kuruyoruz ama bu baro Türkiyeli bir örgüttür. Ve sivil olup olmadığı da tartışmalıdır. Bana kalırsa değildir. Her şeyden önce avukatlık mesleğini yapmak istiyorsan baroya üye olmak bir zorunluluktur. Bunların alternatifi olabilecek Kürdistani sivil örgütlenmelere de gitmeyi düşünmüştük.
Çok acil bir ihtiyaçtan bahsediyorsunuz. Umarım kısa sürede Kürdistani STK’larla bu kocaman boşluğu doldururuz.  Yavaş yavaş sonuna geliyoruz bu güzel sohbetin. Bitsin de istemiyorum ama şimdi soracağım soruya ne cevap vereceğinizi artık ortalama okuyucular ve ben tahmin etmekle beraber şu pek bir medet umduğumuz Yeni Anayasa mevzusunu konuşsak artık diyorum.
Benim açımdan hukukun eski tanımı geçerlidir. Egemenlerin yasalaşmış iradesidir hukuk. Anayasalarının çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Ama bu hukuksal formasyon içinde anayasalar diğer hukuksal metinleri bağlayan bir metin olarak belli bir öneme sahiptir. Şimdi egemenlerin yasalaşmış iradesidir demek, ezilenlerin hiçbir şekilde ifade edilmediği metinler olduğu anlamına gelmiyor. Gerek Türkiye hukukunda gerek dünyadaki devletlerarası hukukta yüzyıllardır sürdürülen, özgürlükçü eşitlikçi mücadelelerin yansıdığı yerler vardır. Onun için tümüyle kötü bir hukuk dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Dünyanın en kötü hukuksal metinlerinde bile bazı iyi ve olumlu yanlar bulunabilir. Burada mesele güç dengeleri meselesidir. Her anayasa o devletin içindeki temel toplumsal siyasal sınıfsal güç dengelerinin yansımalarıdırlar. Alttaki güç dengeleri değişirse bu metinlere de yansır. Çünkü sonuçta bu tür metinler buraların ortalamasını verir. Şimdi Kürdistan meselesi ile Türk Anayasasını karşılaştırdığımızda, bunun tartışılabilir olması için TC’yi yönetenlerin Kürd millet varlığını ülke varlığını kabul etmeleri ve Kürdistan’daki özgürlükçü siyasal grup ve partileri siyasi aktörler olarak kabul edip bu kabul üzerinden bir anayasa tartışırlarsa bu anayasayı önemsemek mümkündür. Ama bu noktada değiliz. Türk egemenlik sisteminin yöneticileri bu noktada değildir. Kürd millet gerçekliğini ve ulus gerçekliğini kabul etmiyorlar. Kürd siyasi grupları ve aktörleri de kriminal olarak değerlendiriyorlar. İşte teröristtirler, canidirler, adam öldürürler, bölücüdürler falan…Şimdi tarif buyken böyle bir güç durumdan ortak bir metin çıkmaz. Böyle bir anayasayı Kürd tarafının tartışması için bence devletin Kürd halkını kendi dışında bir taraf olarak kabul etmesi gerekir. Görmüyorsa kendi iç uzlaşmalarını bize dayatıyorlar demektir. Bunu da tartışmanın anlamı yoktur. Red etmemiz gerekir.
Yani bu anayasa bu durumlar yüzünden bizi, çok da ilgilendirmemeli, çok da umutlandırmamalı yada heyecanlandırmamalı, suni bir gündem oluşturup bizi içine çekmemeli öyle mi?
Yo bizi ilgilendiriyor, bizi uğraştırıyor, tartıştırıyor, mesela siz niye soruyorsunuz? Bizi tabi ki ilgilendirir ama önemli olan bu ilgimizin nasıl olacağıdır? Doğrultusu ve şiddeti önemlidir. Ama bence Kürdistanlı kalarak ilgilenmeliyiz. Türkiyelileşerek ilgilenmemeliyiz. Dünyanın en iyi anayasasını getirin, Türk devletinin parlamentosundan geçsin, bu kendi başına bir şeyi çözmez. Ama tarafların varlığını kabul ederseniz, çözüm için elverişli bir zemin oluşturabilir. Anayasaya böyle bakmak lazım.
Sizi biraz daha gerecek şimdiki sorum biliyorum ama, sizin gerilmenizin getirdiği teorik nimetlerden faydalanmak için soruyorum, bu çatı partisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’ydu galiba, oradan başlamamız lazım. Bu blokun kuruluşu 2011 başlarında Öcalan’ın yaptığı yeni bir siyasi analizle gündemimize girdi. Bu yeni siyasi analizde Öcalan şunları söylüyor; Türk siyasetini, Türkiye’yi üç ayrı siyasi blok olarak tasnif ediyor. Birinci, bloğa ulusalcı-milliyetçi blok diyor. Bu bloğun İttihat Terakki ile başladığını ve şimdi CHP ve MHP ile devam ettiğini söylüyor. İkinci blokun adı İslamcı muhafazakar bloktur. Bu da M.Akif  Ersoy’la başlar Mendereslerle Özallarla ve şimdi de Tayip’le devam ediyor. Öcalan bu ikisinin arasına üçüncü bir demokratik ulus bloğu yerleştirdi. Bu bloğun Mustafa Suphilerle başlaması gereken bir blok olduğunu söyledi. Ama “90 yıldır bu bloğu kuramadık şimdi bu blok için elverişli noktadayız” dedi ve blok kurma çağrısında bulundu. Seçimlere katılan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun arka planı budur. “Türkiye’de iki tane ciddi blok var bunun karşısına biz üçüncü bir demokratik ulus bloğunu kurmalıyız.” bu ne demektir? Bu Türkiye’ye içeriden bakmak demektir.
Ben de tam onu söyleyeceğim bunda Kürd halkını ilgilendiren nedir  ?
Kürd halkını ilgilendiren çok şey var bunda. Çünkü bu bakış Kürd siyasetini Türkiye’ye karşı Türk egemenlik sistemine karşı konuşlandırmaktan alıyor. Bu sistem içinde muhalif bir grup haline getiriyor ki burası çok önemlidir. Dünyanın hiçbir yerinde ulusal kurtuluş mücadelesi kendisini savaştığını iddia ettiği sistemin içinde tarif etmez.UKM o sistemin içinde bir muhalif değildir. O sisteme cepheden karşıdır. Bu analizin esas üstünde durulması ve şiddetle eleştirilmesi gereken yanı budur. Kürt özgürlük hareketi, ulusal kurtuluş mücadelemiz artık Türkiye’ye karşı bir dinamik olmaktan çıkıyor, Türkiye’nin içinde egemen yapıya itirazları olan bir dinamik haline dönüştürülüyor. Bu yanı önemlidir ve blok bunun için kuruldu.
Şimdi bu iddianın görüntüyü kurtarabilmesi için Kürd hareketinin Türkiye’de kendine müttefikler bulması lazım. Şimdi UKM ile egemen ulusun işçi sınıfı, kominizan hareketi arasında ittifak sağlamak bize yabancı değil. Biz yıllardır bunu savuna geldik. Fakat bu ilişkiyi biz ittifak olarak algıladık. İki ayrı dinamiğin ittifakı olarak algıladık. Şimdi söylenen bunun tek dinamiğe dönüştürülmesidir. Onun için bir Türkiyelileştirme operasyonudur bu. Bu ne ile giderildi. Esası Kürt bloku olan, yani temel dinamikleri, kitlesi, yöneticileri Kürd olan bu bloğa bir kaç tane Türk solcusu diye söyleyebileceğimiz arkadaşlar monte edildi, Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreya Önder, Levent Tüzel, Akın Birdal, Diyarbakır’da Bursalı bir hanım, bunlar monte edilerek, Türkiyelilik görüntüsü sağlandı. Bunları bloktan çekin kör bile bakınca bunun bir Kürd Bloku olduğunu görür. Yani işte Şerafettin Elçi ile Altan Tan’nın katılması başka bir şeydir orda, Kürd bloku görüntüsüdür ama onlarla eklemlendiği zaman ve bu bir blok olarak tarif edildiği zaman bu artık Türkiyeli bir bloktur. Öcalan’nın Demokratik ulus bloku dediği bir bloktur. Çatı partisi bu zeminde tartışılan bir parti. Bu projenin başarı şansı açılımın başarı şansına endekslidir. Eğer bu ikinci demokratik açılım diye Karayılan’ın isimlendirdiği açılım başarılı olursa böyle bloklar ve çatı partileri oluşturmak mümkün olur. Çünkü zaten açılımın temel hedefi Türkiye’nin Kürdistan’daki varlığını güncelleştirmektir, meşrulaştırmaktır. Eğer bu başarı kazanırsa bu çatı partisinin oluşma şansını görüyorum. Bunun olmayacağını düşündüğüm için, çatı partisinin kotarılma şansını doğrusu zayıf görüyorum. Ayrıca taraflar arası da tartışma konusudur bu. Örneğin DİSİP, EMEP gibi Türk sol partiler biz örgütsel varlığımıza son verip bu çatı partisinin içine girmeyiz diyorlar. Sanıyorum KADEP ve HAKPAR’da böyle bir tavır koyarlar. Bu proje diğer ana projeye bağlı bir yavru projedir. Ben fazla şans tanımıyorum.
Sizden şu röportaj bitmeden o muhteşem “öteki” kavramı çözümlemenizi bir de buraya almak için rica etsem. Bir videonuzda izledim ve ötekini bu kadar güzel tanımlayıp adlandıran başka birini görmediğim için müthiş keyif aldım. Sizi çok yorduğumu biliyorum ama bu daha fazla yorma istemimin önüne geçmiyor.
Bir çok konuşmamda ben kavramlar üzerinde konuştum, kavramların önemine dikkat etmeye çalıştım. Ben öyle düşünüyorum ki, bazı kavramlar masum kelimeler değildir. Siyasal sosyal alanda siyasal ve ideolojik mücadele içerisinde kullanılan kavramlar hiç masum değildir ideolojiktir. Belli amaçlara dönüktür ve çoğu zamanda maniplasyon vasıtalarıdır. Son yıllarda bir moda halinde işte “şunları ötekileştirmeyelim, bunları ötekileştirmeyelim” diye bir retorik çıktı. Şimdi ilk bakışta böyle iyi niyetli gözüküyor bu ötekileştirmeme tavrı. İşte ben seni ötekileştirmiyorum dolayısıyla sen olarak saygı duyuyorum, görünüşe göre arkasında bir iyi niyet var. Bunu kullananların çoğu da belki böyle iyi niyetli kullanıyorlar, ama Kürdistan ve buna bağlı olarak Kürd meselesi söz konusu olduğunda bu ötekileştirmeme, seni öteki olarak görmemeye dönüşüyor. Senin farkını görmemeye, senin berikinden olan farkını görüp ona saygı duymamayı içermeye başlıyor. Ben ötekileştirmiyorum çünkü sen bendensin demeye geliyor. Bu da son derece ideolojik bir tavırdır, hele hele Kürdistan meselesinde “kolonyalist” bir ideolojik içeriğe sahip hale geliyor. Onun için bu yeni anayasa tartışmaları sırasında bir toplantı da dedim ki; ben ötekiyim. Siz Anadolu’lu Trakya’lısınız, ben de Kürdistan’lıyım. Kendimi Kürdistanlı olarak tarif ettiğim zaman Kürdistanlı olmayan herkes benim ötekimdir. Ben Kürdistanlı olmayan herkese öteki olarak saygı duyuyorum. Onların ülke aidiyetleri odur. Eğer siz de bana saygı duyacaksanız bana Kürdistan’lı olarak saygı duyun. Hayır ben Türküm, sende bizim gibi Türkiyelisin, bizdensin, biz sana asla haksızlık yapmayız derseniz,  ben bunu red ederim. Bu kolonyalist bir saldırıdır. Görünüşe göre sevgi, şefkatle falan yüklüdür, ama kolonyalist bir sevgi ve kolonyalist bir şefkattır, bunu red etmek gerekir. Ben ötekiyim.
Ben de bu öteki tanımınız ve algınız yüzünden sizi ayakta alkışlıyorum.Tüm Kürd halkının sizin tanımınızdaki anlamı ile hızla ötekileşmesini diliyorum. Benim bitiresim yok. Üstelik size öncelikli olarak sormayı düşündüğüm bir soruyu atlamışım. Bitirmeden ona da cevap alsam. Kürdistan parlamentosu hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce artık hazır mıyız. Bu arada benim en büyük düşlerimden biridir yeri gelmişken belirtmek isterim.
Kuzey Kürdistan’da defacto Ulusal Parlamento tezimi ilk defa 3 yıl önce DTK’nın Ulusal Birlik Çalıştayı’nda dile getirdim. Bu tezi kısaca özetlersek temeli şudur. Bütün Kürd çevreleri, partileri, Kürdlerin bir millet olduğunu Kürdistan’ında onların ülkeleri olduğunu söyler. Ve giderek açık legal alanda Kürdlerin kendi kendilerini yönetme hakkını topluca savunur. Yeryüzünün hiçbir yerinde, milletlerin kendilerini belediyeler aracılığıyla yönettiği görülmemiştir. Bir komünist olarak ben parlamentarist de değilim, ama bugünkü dünyanın gerçeği şudur ki, milletler kendi kendilerini parlamentolar aracılığı ile yönetiyorlar. O zaman biz de kendi kendimizi yönetme talebinde bulunuyorsak, Kuzey Kürdistan’da bir Ulusal Parlamento talebi ile tamamlamalıyız. Kuzey Kürdistan’da bir ulusal parlamento talebi olmayanların kendi kendini yönetme talepleri içi boş söylemlerdir. Ayrı bir millet gerçeğinden yola çıkanlar ayrı bir ulusal parlamento talebinde bulunmalıdırlar. Bugün onu yapabilecek durumda mıyız? Daha önceki dönemlerde demin de işaret ettim böyle denemeler oldu. İşte yurt dışı Kürdistan Parlamentosu, Botan Cumhuriyeti, böyle uygulamalar oldu. Benim önerdiğim bu tür değil. Diyarbekir’da defacto kurulan bir Kürdistan Parlamentosu. Bunu yapacak güçte miyiz? Ulusal hareketin güçlenmesine baktığımız zaman evet yapabilecek güçteyiz. Yani Diyarbakır’da 500 bin kişi Newroz kutlaması için toplanıyorsa parlamento için 5 milyon kişi gelir ve bu parlamentoyu kurabiliriz. Bu parlamento konusunda Kürd hareketi içinde tartışma olmamalıdır. Bu aynı zamanda Kürdlerin devletleşmesi konusunda tartışma olmaması gerektiğine tekabül eder. Kürdler devletleşmelidir. Kendi toprakları üzerinde devletleşme hakkı ve aynı zamanda devletleşme fiili tartışma dışıdır benim için. Hiç kimse ile bunun pazarlığını yapmam. Hele hele ben kendimi Kürdistanî bir yurtsever olarak tarif ediyorsam bu tartışmaya kapalıdır. Tartışma bundan sonra olabilir. Reel Politiker olarak baktığın zaman bu gün Kuzey Kürdistan’da otonomistler var, o otonomistler de birkaç versiyondur, otonom Türkiye, özerk Türkiye, demokratik Türkiye, savunucuları var, demokratik özerk Kürdistan savunucuları var. Ne idüğü pek belli olmayan eyalet savunucuları var. Bunların hepsini otonomistler alt başlığında toplamak mümkün. Federalistller var; görünüşte de olsa programlarına federasyon talebini ekleyen partiler var. Görünüşte de olsa dememin nedeni şudur; bu federalistler federasyon taleplerini somut anlaşılır bir hale getirmiş değillerdir. Federal Türkiye talebi var. Oysa normalde Kürdistan’dan çıkacak bir federasyon….
Yoo ben Mesut Tek’le yaptığım röportajda bana Federasyonun taleplerinin neyi içerdiğini gayet net bir dille söyledi.
Biz seninle o federasyon bölümünü Mesut Tek’de dahil istersen daha sonra ayrı bir başlık halinde tartışalım.
Benim söylediğim şu anda legal Kürd partileri var, bunların programları var, bunların bir de dışa dönük savunmaları var. Yani mesela Şerafettin Bey federasyonu savunuyor. TV programında dedi ki, ne olacak Kürdistan Federe olsa Trakya Federe olsa, bir tane ulusalcıda telefonla katıldı dedi ki “bu demagojiye son verin. Trakya’da Traklar yaşamıyor “dedi. Siz niye Kürdistan federasyonunu Trakya federasyonuyla bir tutuyorsunuz? Yani neyse dağıtmayalım Kejê Xan, Demek ki Kürdistan’da bir de federalistler var, Kuzey Kürdistan’da bir de bağımsızlıkçılar var. Bunlar yanlış olarak bölücü olarak tanımlanan halbuki literatürde bunun karşılığı ayrılıkçıdır. Onlardan biriyim ben.
Ben de.
Kürdistan’nın Türkiye’den ayrılması gerektiğini ve Kürdistan coğrafyasında birliği sağlama çalışması gerektiğini düşünenlerdenim.
Ben de.
Bizim iç tartışmalarımız olarak görüyorum bunları. Diyarbakır’daki Kürdistan Ulusal Parlamentosu’nda tartışabiliriz. Ve şu anki reel politiği göz önüne aldığımızda böyle bir parlamentoda PKK-BDP- DTK çizgisinin egemen olacağını görebiliyoruz. Bunun hiçbir beisi yoktur. Çünkü Güney Kürdistan’daki parlamento oluştuğu zamanda YNK-KDP parlamentonun egemen güçleri haline geldiler. Bu da çok normaldir. Sonuçta parlamentodaki güç dengeleri temsil kabiliyetiyle ilgili bir durumdur. Eğer yurtsever topluluklar içinde PKK %80-90 temsil kabiliyetine sahipse, doğaldır ki parlamentoda da buna benzer nisbilik olacaktır. Dolayısıyla sonuç şu. Tartışmayacak kadar bize açık gelen gerçekler olmalı, bu milli gerçekliğimiz ve siyasi statümüzdür. Bu siyasi statünün ifadesidir önerdiğim meclis. Bunun ötesinde her şeyi birlikte tartışabiliriz, bunlar bizim iç tartışmalarımızdır.
Peki, şu andaki siyasal süreç alternatif yapılanmaları dayatıyor bence. Yani Kürdistan’da ne kadar çok Kürdistanî örgüt, kurum, kuruluş STK lar olsa o kadar iyi ve hızlandırıcı bir etki yapar sürece diye düşünüyorum. Sizin bu sürece aktif katılımınız ne olacak? Var mı her hangi bir planınız? Vardır muhakkak da bizimle paylaşacak mısınız?
Siz insanı kendi iddiaları ile değerlendirebilir ve gerekirse sorgulayabilirsiniz. Benim kendimle ilgili bir teorisyenlik tanımım yoktur. Yine Kürt aydınıyım tanımım da yoktur. Ama Devrimciyim. Ve 30-40 yıldır ulusal demokratik mücadelede kalmaya, Kürdistan’ın bağımsızlığı ve özgürlüğü kavgasında yer almaya çalışıyorum. Benim kendimle ilgili iddialarım bundan ibarettir. Bunun ötesindeki iddialar benim iddialarım değildir.Yaşamım boyunca da buraya tutunmaya, burada kalmaya ve bu davaya hizmet etmeye çalıştım kendimce. Bu benim bakımımdan yaşam tarzıdır. Bu olmadığı zaman ben başka biri olurum zaten. Bu bakımdan bizim açımızdan bu yaşam tarzıdır. E nüfuz edebiliyor muyuz merkeze, gündeme? Değil. Dışında değilsek de çevresindeyiz. Siyaset kendi kuralları olan ve insafı olmayan bir faaliyettir. Kimsenin gözünün yaşına bakmaz siyasal mücadele. Hatta o bir söz var “cehennemin kaldırımları iyi niyet taşları ile döşelidir”, bu söz biraz da onlar için söylenmiştir. Ne yapacağız bundan sonra? Arayışımızı sürdüreceğiz.Yıllar boyu ilişkili olduğumuz arkadaşlarımız var her zaman bu alana dönük her eli ve öneriyi birlikte araştıracağız. Önümüzde pratik seçenekler olarak da var olan, birincisi Tevkurd’ü canlandırma faaliyetidir.Tevkurd velevki ulusal birlik örgütü olarak başarısız olsa da ulusal bir örgüt olarak yoluna devam edebileceğini düşünenlerdenim ben. Gerekirse tüzüğü değiştirilir, programı rötuş edilir ve ulusal bir hareket olarak yoluna devem edebilir. Legal alanda partileşme ve parti çalışmaları önerileri de var bunları da tartışıyoruz ama doğrusu bazı insanlar bazı şeyleri yapamazlar, bazı insanlar bazı şeylere yatkın değildir. Legaliteyle aramda böyle bir soğukluk var.
Farkındayım. Olmalı da bence. Sanırım sizi bunca çekici kılan da bu. Yine Kejê’ce deyip üstleneyim de…
Ben açık alan siyasetini daha fazla içselleştirebiliyorum. Ben legal bir partide çalışabilirim, buna rezervim yok. Sadece bir mesafem olduğunu söylüyorum.
Eyvah…Eyvah. Benim son kalem de düşüyor mu yoksa?
Yok düşmez, düşmez. Diğer arkadaşlardan farklı olarak ben hiçbir mücadele ve örgütlenme tarzını kategorik olarak red etmiyorum. Bunun içinde illegalite de var. Ben kategorik olarak illegalite tarzını red etmiyorum. Ama şu anda benim durumum, konumum, ilişkilerim, önüme koyduğum hedefler bakımından illegal mücadeleye uygun bir kadro olmadığımı düşünüyorum. Ben şu anda illegal mücadele vermiyorum demek illegal mücadele kötüdür yanlıştır anlamına gelmemeli. Kategorik yaklaşımları Kürdistan’daki özgürlük mücadelesi bakımından son derece yanlış buluyorum. İnsan kendisini kendi yaptıkları üzerinden tanımlar. Ben şu anda açık alanda siyasal mücadele vermeye çalışıyorum. Benim açık alanda mücadele veren bir kadro olmam illegal alanda mücadele veren kadrolara redddiye değildir. İkincisi silahlı mücadeleyi de kategorik olarak red edenlerden değilim. “Silahlı mücadelenin dönemi bitmiştir” diyenlerden de değilim. Şu anki ilişkilerim, formasyonum ve duruşum bakımından silahlı mücadele içinde değilim. Bu benim kendimi yaptığım işler üzerinden tanımlamaktır. Ama bundan yola çıkarak “silahlı mücadele bitmiştir”, “Kürtler silahları kesinlikle ellerine almamalı” gibi bir sonuç çıkarılmamalı. Çünkü mücadelede kullanacağınız araçlar sizin keyfinize bağlı değildir. Keyfime bağlı olsa yeryüzündeki bütün devletlerin ellerindeki bütün silahları bir gece de yok ederim. Nükleer olanı olmayanı. Yapabiliyor muyum? Hayır. Hangi aracı ne zaman nerde nasıl kullanacağın sadece sana bağlı değil, dünyadaki güç dengelerine bağlı, düşmanına bağlı, onun kullandığı araçlara bağlı, onun sana yaklaşımına bağlı. Senin kapasitene bağlı. Böyle bir dizi başka şeye bağlıdır.
Sizi öylesine yürekten ve o kadar iyi anlıyorum ki, silahsızlanma konusunda benim de bir önerim vardı, şöyle demiştim; madem Kürtler silahsızlanacak o zaman Türkiye Devleti de Kürdistan’daki işgaline son verip, tüm karakollarını ve kolluk kuvvetlerini Kürdistan’dan çeksin.
Hayır silahsızlanma tartışılacaksa bu çok yönlü tartışılmalıdır ve burada Kürdistan bir taraf olarak görülmelidir. Biz Kürdistanî bir tarafız ve bizim karşımızda başka taraflar var. Ben hiçbir dönem “PKK silah bırakmalıdır” demedim. Sadece kör şiddete dönüşme eğiliminde olan ve amacını ifade edemeyen silahlı şiddetin doğru olmadığını söyledim.
Bu silahsızlanma konusunda sizinle uzun uzun konuşmak isterim. Yalnız bu konuşmanın yakın bir gelecekte Diyarbakır’da olmasını isterim. Çünkü anlaşılan o ki yakında bir numaralı gündemimiz bu olacak. Açıkçası bunu apayrı bir sohbetin konusu yapmak istiyorum.
Şimdi bu röportaj bitti ve bir kez daha siz haklı çıktınız. Artık ben ve okuyucuların Fuat Önen kimdir sorusuna verecek ortalama bir cevabımız var. Kejêce söyleyeyim bende kalan buram buram illegalite, inanç, kararlılık ve inatçılık kokan yakışıklı devrimci Kurdî bir yurtsever.
Yurtseverlik bizim karakterimizdir diyeceğim. Saydığınız sıfatlar arasında benim en çok önemsediğim devrimci sıfatıdır. Umarım o algıyı hak edecek durumdayımdır. İllegalite konusunda kategorik olarak red etmiyorum, bu doğrudur ama daha çok açık alanı kullanma yanlısıyım. Bu sadece bir tercih meselesi değil, zaten bu mücadele tarzları böyle bir şeydir, dünyadaki dalgalardan etkilenir, ülkedeki dalgalardan etkilenir. Bakın işte Bingazi’de bir meclis kurdu Kaddafi’nin artıkları birkaç tane liberal, aydın vs. Bir hafta geçmedi Fransa o meclisi tanıdı. Ne bileyim işte Yunanistan’da Avrupa’da açık alan eylemlilikleri gelişiyor. Bunun bir diğer yanı da şu. Kürdistan giderek şehirleşti ve bu çok önemlidir, bu bizim mücadele tarzımızı da yeniden gözden geçirmemizi gerektirecek kadar önemli bir şeydir. Diyarbakır şimdi bir milyonluk bir kenttir. Kürdistan’daki üç beş şehri topladığın zaman Kürdistan nüfusunun yarısını elde edersiniz. Kürdistan artık şehirli bir toplumdur. Bu da daha şehirli bir mücadele tarzını benimsememizi gerektiriyor. Senin gibi sevimli bir hanımla yapılan bu uzun sohbet etmek benim içinde çok keyifliydi.Teşekkürlerimi sunuyorum.
Ben Teşekkür ederim Hocam.Bir gün hepimizin düşü olan Tam Bağımsız Ve Özgür Kurdistan kurulduğunda da ‘’Muhalif’’olarak kalacaksınız sanırım, ben öyle anladım.Bir röportaj da o zaman yapalım!(Gülüşmeler)
 
Not: denge azad sitesinin aktivist yazarlarından Kejê Bêmal'ın Fuad Önen ile yaptığı roportajdır" denge azad.com sitesinden alınmıştır.
Posted in: tirki

Comments

Alan Lezan
Friday, July 22, 2011 10:03 PM
Merhaba,

çok önemli ve mantıklı görüşleriniz var. Keşke Kürtlerin %5'i bu kadarını bilseydi. Ama pessimistliğe yer yok. Bence asl olan teorinin pratiğidir. Bunun yollarını aramak lazım. Belkide fazla teori yapmadan en basit şekliyle derdimizi yalın, açık, kısa ve net bir dille kitlelere anlatmak lazım. Bilindiği gibi Komünistler Almanya'nın birahanelerinde sabahtan akşama kadar felsefe yaparlarken, Hitler aç insanlara çorba dağatıyor, kocaman autobanlar yaparak iş buluyordu.

Bence Kürtlerin bilince çıkarması gereken iki olgu vardır:
1. Kürdistan isgal ve ilhak edilmiştir
2. Kürdistan'ın bu işgal ve ilhaktan kurtulması lazım

Bu gerçekliğe vurgu yapıldıktan sonra kimin nasıl düşündüğü artık belirleyici olmamaktadır, çünkü her Kürd'ün siyasi, dini inancı ne olursa olsun belirleyici değil. Herkes yine aidiatını koruyarak bu kurtuluş savaşına katılabilir. Bunu yaparken fazla bürokratik olmamak gerekiyor. Berlirleyici olan işgal ve ilhaktan kurtulmanın yollarını doğudan batıya, kuzeden güneye aramak lazım. Biliyorum bu zor bir iş ama mümkündür.

Bana göre Kürtler bu işgal ve ilhaktan kurtulmadıkları sürece Kürdistan sorunu da nihai çözüme kavuşmaz. Dil, kültür sorunu yine bu işgal ve ilhaktan kaynaklanıyor. Kürtler dilini konuşsa da, kültürünü yaşasada aç susuz yine ortalıkta dolaşacaktır. Ben daha bu dünyada sömürgeci bir ülkenin kalkıp kendi sömürgesini kalkındırdığına şahit olmadım ya da bilmiyorum. Eğer sömürgeci zihniyet bunu yapsaydı sanırım son 88 yıl içerisinde yapardı. Bu nedenle sorunun özünü çözmek lazım: Bu da işgal ve ilhaka ebediyen son vermekle olur.

Selam ve saygılarımla
Alan

Post Comment

Name (required)

Email (not required)

Website

CAPTCHA image
Enter the code shown above:

  
Irak ve Kürdistan Gelişmeleri Üzerine Röportaj
Fuat Önen
Her dış mücadele bünyesinde bir iç mücadele barındırır. Dışarının içimizdeki operasyonuna dönüşmediği ve ulusal kurtuluş hedefinin önüne geçmediği müddetçe, iç iktidar mü...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (389)


HDP, Türkiyedeki Kürt azınlığın partisi olsun
Fuat Önen
Bence genel olarak Kürt seçmeni ya da Kürtlerin seçimde ne yapacaklarını sormak yanlıştır. En başta Kürdistanlılar ile Türkiye’deki Kürt azınlığını birbirinden farklı değerlendirmek lazımdır. Kürdista...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (513)


5’Lİ KÜRT BLOKU’NUN SEÇİM VE HDP’YE KARŞI TAVRI*
Fuat Önen
2009’dan bu yana Kürdistani Birlik, Kürdistan Ulusal Konferansı gibi konular gündemdedir. Her ne hikmetse seçim zamanları bu birlik konusu gündeme geliyor. Eğer ülkemizin toprakları işgal ediliyorsa, binlerce gen...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (498)


SEÇİME HAZIR OLMAK
Fuat Önen
24 Haziran seçimlerine de Kürdistan’dan katılmanın meşru bir yolu var mıdır diye düşündüğümde şu önerinin tartışılabileceğini düşünüyorum. Yani bu seçimi yine referanduma dönü...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (1212)


EFRÎN
Fuat Önen
58 gün önce 72 savaş uçağı ile Efrini işgal operasyonunu başlattınız. Savaş uçaklarınıza tanklarınız, toplarınız, savaş helikopterleriniz, İHA’larınız, SİHA’larınız,termal kameralarınız eşlik etti.  Binlerce ...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (802)


Afrin operasiyonunu Türkiye devletinin Kürdistan dönük seferlerinin bir parçasıdir
Fuat Önen
Şimdi bunun doğru anlaşılması için şunun iyi görülmesi lazım. Türkiye devleti Afrin e, Hewlere, yada Mahabada  Ankara dan bakmıyor. Türkiye devleti Afrine de, Hewlere de, Kamışlıya da, Mahabada da, Sanadaja da Diyarbak...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (860)


KÜRDİSTANİ PARTİLERİN TEMEL STRATEJİK HEDEFİ KÜRDİSTAN’IN BAĞIMSIZLIĞI VE BİRLİĞİ OLMALIDIR
Fuat Önen
Sırrı Süreyya Önder kimi temsil ederek İmralı-Ankara-Kandil üçgeninde bu kadar tur attı? Önder’in Türkiye’de temsil ettiği bir kitle mi var? Bana göre devleti temsil ediyor. Yapılan yanlış bir işin kof...
Hejmara şirova (0)   Lê nerin (2455)


   «   [1]  2  3  4  5  6  7  8  9  10  »      
DESTPÉK      Tarix-belge      TEVKURD      Aslan Kaya -Baz      Fuad Önen      Media